Home / Güncel / Seçim ve Siyasetin Dili Cumhuriyet’in Gerisinde -III

Seçim ve Siyasetin Dili Cumhuriyet’in Gerisinde -III

Türkiye coğrafyasının barındırdığı zenginlikler nedeniyle, bu coğrafyada konuşulan oldukça fazla dil söz konusu ise de, 1924 Anayasası’ndan bu yana Türkçe tek resmi dildir. Sevr’de din ve dil boyutu gözetilerek gayrimüslimlere ve Türkçe konuşmayanlara tanınan azınlık hakları ise Lozan ve Cumhuriyet’te sadece din boyutu gözetilerek, gayrimüslimlere tanınmıştır.

anadilde_savunma_icin_ilk_resmi_tercuman_atandi_h24756
Ulus devlette Türkçe’nin tek resmi dil sayılmasının dayanağı, ulus kimliğinin üst kimlik olarak kabul edilmesi karşısında bu üst kimliğe dahil olanlar arasında da aynı üst paydada ortak bir iletişim dilinin yaratılma zorunluluğu nedeniyledir. Bu durum ulusal bütünlük için de gereklidir. Üst kimlik kapsamındandaki alt kimlikler yönünden ise, resmi dil kullanma konusundaki kuralları ortadan kaldırmayacak biçimde, dil konusunda herhangi bir kısıtlama öngörülmemesi gerekmektedir.

Bundan önceki iki yazıda seçimler alanında ve siyasi partilerle ilgili olarak cumhuriyet dönemindeki düzenlemelerin ve bugünkü tablonun ne olduğu ortaya konulmuştur. Değerlendirmeler bilahare yapılacaktır. Seçim ve siyasette kullanılan dilden sonra, siyasetin de dil konusuna nasıl baktığı ve nasıl sömürü yaptığı konusunda bir iki örneği de ortaya koymak kaçınılmaz olmuştur.

* * *

Resmi dil gereği, devletin resmi kurumları resmi dili kullanacaklar, ayrıca resmi kurumlarla olan ilişkilerde de resmi dil kullanılacaktır.
Lozan’da, Sevr’deki hükümlerin aksine dil yönünden azınlık benimsenmemiş, gayrimüslimler ulus kimliği içinde ve ancak azınlık sayıldıkları için de bu yönden sahip oldukları haklar da bu antlaşmada yer almıştır. Bu azınlıkların mahkemelerde kendi dillerini sözlü olarak kullanabilecekleri belirtilmiştir. Türkiye’de yargı organları önünde savunma yapmak isteyen azınlık dışındaki kişiler, resmi dili anlamadıklarını veya konuşamadıklarını beyan ettiklerinde, savunmalarını kendilerini etkili bir biçimde ifade edebildiklerini beyan ettikleri dilde yapmaları, bunun için ücretsiz tercüman haklarının da bulunduğu, hem iç hukukun hem de evrensel düzenlemelerin gereğidir. Uygulamada bu konuda yanlışlar yapılmamış değildir. Bu uygulama yanlışlarının düzeltilmesi yerine, daha farklı adımlar atılması yoluna gidilmiştir.

Kamuoyunda anadilde savunma yasası diye bilinen bir yasa çıkarılmıştır. Bu yasa ile bir taraftan tek resmi dil kuralı görmezden gelinmiş, diğer taraftan Lozan Antlaşması hükümlerine aykırılık ve mahkemelerde de çok dillilik yaratılmıştır. Lozan’da gayrimüslimler dışında kalan, etnik veya mezhepleri farklı olan müslümanlar eşit haklara sahip kılınmış, bu çerçevede emperyalizm karşısında verdikleri ortak kurtuluş mücadelesi ile kendi kaderlerini tayin ederek Türkiye Devleti’ni kuran ve ulus kimliği altında toplanan bu halk için, eşit yurttaşlık böyle ortaya çıkmıştır.

Şimdi anadilde savunma adı dolanılarak çıkartılan yasa ile etkili savunma denilip, herkesin resmi dili de bildikleri durumlarda bile, daha etkili kullandıklarını beyan ettikleri herhangi bir dilde veya anadilde ücretli tercüman aracılığı ile savunma durumu getirilerek yapılan bu düzenleme yoluyla, gerçekte bir etnik sömürü yapılmış ve bu etnik sömürü karşısında Kürtler için eşit yurttaşlık yerine, dil boyutuyla azınlık durumu tartışması ortaya çıkmıştır. Bu durum, 12 Eylül’de dil konusunda yapılan baskı sonrasında, şimdi de dil üzerinden bir sömürü halidir. Resmi dilin benimsendiği hiçbir ülkede anadilde savunma diye bir düzenleme söz konusu değildir. Hakkın adı, mahkemece kullanılan dili anlamadığı takdirde beyan ettiği dilde ücretsiz tercüman yardımından yardımında yararlanma hakkıdır. Bu hak bu çerçevede tutulmamalı, sömürü konusu yapılmamalıdır. Mehdi Zana hakkında İHAM, verdiği bir kararda sadece anadilini gerekçe gösterip resmi dili bildiği halde anadilde savunma yapmak isteyen, yürüttüğü görev nedeniyle de resmi dili bildiğinde tartışma olmayan Zana’nın anadilde savunma yapma isteğine olanak sağlanmamasında İHAS hükümlerine bir aykırılık bulunmadığına karar vermiştir.

Lozan Antlaşması yapıldığı dönem sonrasında, azınlık hukukunda süreçte değişiklik olmuştur. O dönemde, devletlerin bir statü olarak azınlıkları kabul hususu geçerli idi. Azınlık olarak da dil, din ya da etnik boyut söz konusu olup, Türkiye sadece bu antlaşma ile din yönünden azınlıkların varlığını kabul etmiş, resmi dilden başka bir dil veya anadil konuşsanlara sırf bu nedenle ayrı bir statü sağlanmamıştı. Süreçte BM Azınlık Hakları Komitesi, artık azınlıkların fiili bir durum olduğunu, azınlık haklarından yararlanabilmek için, devlet tarafından tanınmanın gerekli olmadığına karar vermiş, Türkiye BM Kişisel ve Siyasal Haklar Sözleşmesi’nin bu konudaki hükümlerini Lozan Antlaşması çerçevesinde yorumladığına yönelik yorum ve çekince koyduğundan, bu komite kararı Türkiye yönünden sonuç doğurmamaktadır.

* * *

Burada Cumhuriyet sonrası dil konusunda uygulanan veya mevcut olan kısıtlama veya yasaklamaların kaldırılması yoluna gidilmesi gerekirken, aksine sömürü üzerinden işlem yapılmıştır. Siyaset, hep kolaycılıkla sömürü üzerinden işlem yaptığı için, bu adım da onların sonuçlarına bakılarak atılmış adımlardan biri olsa gerek. Diğer yönlere de haftaya devam edelim…

Ömer Faruk Eminağaoğlu

Yazarın yayınlanmış diğer yazılarına ulaşmak için:

http://dunyalilar.org/siyasetin-dili-ya-da-dil-uzerinden-siyaset-i.html

http://dunyalilar.org/siyasetin-dili-ya-da-dil-uzerinden-siyaset-ii.html

( Bu yazı solportal’de yayınlanmıştır.)

www.dunyalilar.org

Rastgele Haber

Yönetemiyorlar, yönetemeyecekler… – Fikret Başkaya

Kapitalist toplumda mülk sahibi sınıfların (sermaye sahiplerinin) beş yönetim biçimi vardır: Klasik parlamenter demokrasi, sosyal …

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir