Güncel

Yirmibirinci Yüzyılda Kapital

k-ab-300x126YENİ “KAPİTAL” NEO-LİBERAL SİSTEMİ MAHKUM EDİYOR

Türkiye seçim sonrası kendi sorunlarına kapanırken, ufuk açıcı bir “fikir” üretmekten uzak kısır siyasetiyle de dünyanın gündeminden kopuyor. Oysa bu aralar, Batı’da neo-liberal küresel sistemin temel meselelerinden gelir eşitsizliğiyle ilgili, sağın argümanlarını çürüten çok önemli bir kırılma yaşanıyor. Bugüne kadar daha çok akademik çevrelerin ilgi gösterdiği bu konu, Fransız ekonomist Thomas Piketty’nin “Yirmibirinci Yüzyılda Kapital” adlı “best-seller” olan kitabıyla, yeni çağın yeni soluna da rehber olabilecek canlı bir tartışmaya dönüşüyor.

İçeriği kadar ismiyle de  Marx’ın Kapital’ine gönderme yapan kitap, zenginliğin bir avuç insanın elinde toplanmasına neden olan dinamikleri deşerek çok net bir küresel sistem tahlili yapıyor. Hatta ünlü ekonomist Paul Krugman kitabı, Amerikan oligarklarının tüm tezlerinin kesin bir dille geçersizleştiği, sağın artık fikir mücadelesini kaybettiği bir dönemin başlangıcı olarak tanımlıyor. Gerçekten de bazı muhafazakarlar, kitabın entelektüel sınıf arasında hızla yayılacağı ve gelecekteki tüm politika savaşlarının sosyo-politik iklimini şekillendireceği uyarısında bulunuyor.

20 ülkeyi kapsayan, üç yüzyıllık tarihsel bir süreci ele alan kitabın en büyük ayrıcalığı ise, gelir ve zenginliğin evrimi üzerine bugüne kadarki en geniş veritabanına sahip bir araştırma projesinin ürünü olması.

1557692_817938648234365_461446546_n

GELİR EŞİTSİZLİĞİ 19. YÜZYILDAKİ SEVİYESİNE ERİŞTİ

Gelir eşitsizliği, İkinci Dünya Savaşı ile 1980 arasında ciddi bir düzelme yaşadıktan sonra, ‘90’larla birlikte küreselleşme rüzgarını arkasına alarak 19. Yüzyıl’daki zirvesine tekrar ulaştı.

Dünyanın en zengin 85 insanının,110 trilyon dolar olarak hesaplanan servetleriyle, dünya nüfusunun en yoksul 3 milyar insanından daha fazla servete sahip olması bu sert tabloyu yeterince anlatıyor.

Bu da küresel zenginliğin ya da servetin ikiye bölündüğünü, bunun yaklaşık yarısının en zengin yüzde 1’e, geri kalanın da yüzde 99’a dağıldığını açıklıyor. Diğer yandan aşırı ekonomik eşitsizlikle siyasi egemenlik de çoğunlukla birbiriyle paralel gidiyor. Bir başka deyişle, politik kurumlar denetlenmediği zaman sistem temelden çürümeye başlıyor ve hükümetler ortalama vatandaşın zararına olarak, ezici bir şekilde ekonomik elitlerin çıkarlarına hizmet etmeye başlıyor; böylece ekonomik eşitsizlik daha da körükleniyor.

Ekonomik kaynakların bir avuç zenginin elinde bu inanılmaz konsantrasyonu, doğal olarak dünya ulusları için çok ciddi bir tehlike. Toplum olarak daha ileri gitmek yerine, insanlar giderek daha fazla ekonomik ve sosyal güçler tarafından bölünüyor, bu da kaçınılmaz olarak sosyal tansiyonu yükseltiyor ve toplumsal çöküş riskini artırıyor.

Ekonomik söylemi belirleyen büyüme oranları da asıl gerçeği gizliyor. Örneğin ABD’de 2009’dan bu yana görülen ekonomik büyümenin yüzde 95’i en zengin yüzde 1’e yararken, toplumun en alttaki yüzde 90’nı tam tersine daha da yoksullaşmış.

Uzun dönemde eşitsizliği attıran en önemli güç ise borsa, tahvil ve diğer finansal araçların getirisinin reel ekonomik büyüme oranının çok üstüne çıkması. Kitleler yaşamak için gelirlerini harcarken, en zenginler tam aksine tasarruflarını kağıt ve türevlerine aktarıyor. Bu durumda da, ulusal servetin aslan payı orta ve alt gelir dilimlerinin aleyhine olarak bu kesime transfer oluyor.

EŞİTSİZLİK DEVAM EDECEK

Piketty, yakın gelecekte de dünya ekonomisinin sermayenin geri dönüş oranından daha düşük oranda büyüyeceğini şu şekilde savunuyor: “Nüfus artışının yavaşlaması nedeniyle küresel büyüme yüzde 1.5 civarında kalacakken, sermayenin getirisi yüzde 4-5’lerde seyretmeye devam edecek. Karl Marx’ın inandığının tersine, yakın gelecekte sermayenin getirisinin düşeceğine dair bir işaret yok. Forbes’ın global milyarderler listesine göre, 1987-2013 arasında en zenginlerin serveti dünya gelir düzeyi ve kişi başına düşen gelirden üç kattan daha fazla artış gösterdi. Servet konsantrasyonu muhtemelen ancak çok daha yüksek bir seviyede istikrar kazancak.”

NEO-LİBERAL ARGÜMANIN ÇÖKÜŞÜ

Neo-liberal düzeni savunan ekonomistler, gelir eşitsizliğinin girişimcileri risk almaya motive ettiğini, dolayısıyla yeni ürünler, teknolojiler yaratarak iş alanları açtığını, ekonomik büyümeye gaz verdiğini ileri sürer. Piketty, bunun 1980’e kadar bir ölçüde doğru olduğunu, daha sonra reel büyümenin sermaye araçlarının getirisinin çok gerisinde kalmasıyla bu argümanın artık geçersizleştiğini belirtiyor: “Eşitsizlik bir seviye kadar arzu edilebilir, ama bu seviyenin ötesinde ekonomiye zarar vermekten başka bir şeye yaramaz.”

En tepedekilerin yüksek oranda vergilenmesi gibi çözümlerin politik gücü yönlendiren servet sahiplerince engellediği düşünüldüğünde, demokratik sistemlerin artan gelir eşitsizliğine bir çözüm getirip getiremeyeceği kaygılandırıcı bir soru olarak karşımıza dikiliyor. Piketty, 20. yüzyılın başlarında, eşitsizliğin aşırı yükselmesinin kanlı savaşlar dönemiyle durdurulabildiğini ve barışçıl bir çözüm bulunmazsa küreselleşmeye karşı bir dalganın oluşabileceği uyarısını yapıyor.

Bu tartışmadan, OECD ülkeleri arasında en keskin gelir eşitsizliğine sahip ülkelerden Türkiye’ye çıkan ders ise, bu eğilimi yavaşlatıcı bir enstrüman olarak kişisel eğitim ve beceri düzeyine bir yatırım atağının bir an önce başlatılması.

Dünyalılar

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu