gtag('config', 'UA-20348778-1');
Anasayfa / Bilim Teknoloji / Bilimin Kutsal Hazineleri

Bilimin Kutsal Hazineleri

Bilim tarihinde insanın ilerlemesine katkıda bulunan pek çok gelişme oldu. Bu gelişmelerin andaçları olan nesneler bugün de hatırlanmaya değer. Elbette bir yazıda hepsini anmak imkansız, ancak biz yine de öne çıkan bir kaçını açıklamaya çalışalım.

Ebers Papirüsü:

MÖ 1550’li yıllar­da yazıldığı tahmin edilen ve Mı­sır’da bulunan bir yazma. Yazma 1873’te Eski Mısır uzmanı George Maurice Ebers tarafındna dünyaya duyurulduğundan bu adı taşıyor. Es­ki Mısır’a ait en eski tıp bilgilerini içeren bu yazma, Teb kentinde bir mumyanın kucağında bulunmuş. Bu­gün Leipzig Müzesi’nde bulunan ve 700 reçete içeren bu yazma eski çağ hekimliği hakkında önemli bilgiler veriyor. Çeşitli büyü formüllerinden başka, timsah ısırmasından ayak tır­nağı ağrısına kadar çeşitli hastalıkla­rın tadavilerini anlatan, evleri sinek, fare ve akrep gibi zararlılardan arın­dıran halk reçeteleri de bu yazmada yer alıyor. Dolaşım sistemini, bütün vücutta kan damarları bulunduğunu anlatması araştırmacıları hayret dü­şürmüş. Kalbin kanı dağıtan bir mer­kez olduğu bilgisi de Ebers Papirüsü’nde yer alıyor.

Rosetta Taşı:

Mısır hiyerogliflerinin gizemi yüz­yıllarca insanların aklını kurcalamıştı. Bunların bir yazı mı yoksa duvarlara gelişigüzel kazınmış şekiller mi olduğu uzun süre tartışılmıştı. Bu sır, Napoleon’un Mısır seferi sırasında bulunan bir taş yardımıyla çözüldü. Reşit (Ro­setta) adlı bir kasaba yakınlarında bu­lunduğundan bu adı alan taşın üzerin­de üç dille yazılmış bir metin vardı. MÖ 196 yılında yazıldığı tahmin edilen taş, siyah bazalttandı ve 118 cm uzunlu­ğunda 77 cm genişliğinde 30 cm kalın-lığındaydı. Taşın ağırlığı 760 kilodan fazlaydı. Taş, büyük İskender’in Mısır’ı fethinden sonra hüküm sürmeye başla­mış Ptolemaios hanedanından bir hü­kümdar tarafından yazdırılmıştı. Bu ne­denle iki farklı Mısır yazısının yanında Yunanca bir metin de taşın üzerinde bulunuyordu. O güne kadar kimsenin okuyamadığı Demotik ve Hiyeroglif al­fabelerin yanı sıra okunabilen Yunanca metnin aynı taş üzerinde olması bunla­rın tek bir metnin üç farklı biçimde ya­zılmış olduğu sonucunu doğuruyordu ki bu düşünce araştırmacılar üzerinde heyecan yarattı. Böylece antik Mısır’ın gizemleri açığa çıkartılabilecekti. O gü­ne dek hiyerogliflerin Mısır’ın tufandan önceki yaşamına ait şekiller olduğu dü­şünülüyordu. Taşın sırrını çözen Jean Francois Champollion oldu. 1824 yılın­da taşın üzerindeki eski Mısır yazıları­nın güncel koptik Mısır diline benzedi­ğini ortaya koyan Champollion, yazıtın Yunanca kısmını hiyerogliflerle kıyasla­yarak okunamayan bu yazıyı da çöz­müş oldu. Eski Mısır’a ait yazıların çö­zülmesi Egyptoloji olarak bilinen eski Mısır biliminin doğmasına ve geçmiş yüzyılların aydınlatılmasına yol açtı.

Bulunuşundan bir süre sonra İngi­liz koleksiyoncuların eline geçen taş, günümüzde British Museum’da sergi­leniyor.

Hipokrat Derlemesi:

“Hekim Apollon Aesculapions, Hygia Panacea ve bütün Tanrı ve Tan­rıçalar adına. Ant içerim, onları tanık ve şahit tutarım ki, bu andımı ve verdi­ğim sözü gücüm kuvvetim yettiği ka­dar yerine getireceğim. Bu sanatta ho­camı, babam gibi tanıyacağım, rızkımı onunla paylaşacağım. Paraya ihtiyacı olursa kesemi onunla bölüşeceğim. Öğrenmek istedikleri takdirde onun çocuklarına bu sanatı bir ücret veya senet almaksızın öğreteceğim. Reçete­lerin örneklerini, ağızdan bilgileri şifa­hi malumatı ve başka dersleri evlatları­ma, hocamın çocuklarına ve hekim an­dı içenlere öğreteceğim. Bunlardan başka bir kimseye öğretmeyeceğim.

Gücüm yettiği kadar tedavimi hiç bir vakit kötülük için değil yardım için kullanacağım. Benden zehir isteyene onu vermeyeceğim gibi, böyle bir hare­ket tarzını bile tavsiye etmeyeceğim. Bunun gibi bir gebe kadına çocuk dü-sürmesi için ilaç vermeyeceğim. Fakat hayatımı, sanatımı tertemiz bir şekilde kullanacağım. Bıçağımı mesanesinde taş olan muzdariplerde bile kullanma­yacağım. Bunun için yerimi ehline terk edeceğim. Hangi eve girersem gireyim, hastaya yardım için gireceğim. Kasıtlı olan bütün kötülüklerden kaçınaca­ğım. İster hür ister köle olsun erkek ve kadınların vücudunu kötüye kullan­maktan sakınacağım. Gerek sanatımın icrası sırasında, gerek sanatımın dışın­da insanlarla münasebette iken etra­fımda olup bitenleri, görüp işittiklerimi bir sır olarak saklayacağım ve kimseye açmayacağım”.

Bunlar tıp biliminin kurucusu ola­rak kabul edilen ünlü hekim Hipokrat’a ait sözler. Sonraları günümüze uyarlanarak tüm hekimlerin mesleğe başlarken tekrarladıkları Hipokrat ye­mininin orijinalini oluşturuyorlar.  Top­lam 70 tane olduğu sanılan eserlerinin günümüze 60 kadarı ulaştı. Bu eserle­rin bir kısmının ünlü hekimin öğrenci­leri tarafından yazıldığı düşünülüyor. Bu kitaplar arasında yer alan Aforizmalar adlı bir cilt 19. yüzyılda bile okullarda okutuluyordu. Çağlar boyunca tıpla uğraşan pek çok insan Hippokrat’ın eserlerin­den yararlandı. Galen ya da Celsus gi­bi ünlü hekimler kendi çalışmalarını bu yapıtlar üzerine inşa ettiler. Kos’ta bulunan bir tıp okulunun kütüphane­sinde yer alan derleme MÖ 2. yüzyılda İskenderiye’deki büyük kütüphaneye taşınmış ve sonraki kopyalar buradaki metinler kullanılarak elde edilmiş.

Leonardo da Vinci’nin Defterleri:

Leonardo da Vinci bir ressam, mi­mar, anatomist, buluşçu, mühendis, heykeltıraş, geometrici, kısaca çok yönlü bir dahiydi. Çalışmaları bilimin ilerlemesinde büyük katkılara sahip. Da Vinci’nin çalışmalarını yazdığı def­terlerin bir kısmı günümüze kadar ulaştı. Bu defterlerde temel olarak dört konu üzerinde çalışmalara yer ve­riliyor: Mimari, mekanik, resim ve ana­tomi. Bu defterler farklı boy ve tipte kağıtlardan oluşuyor. Leonardo’nun tersten yazdığı ve şifrelediği yazısıyla tuttuğu notların yer aldığı defterleri ölümünden sonra dağılmış ve farklı kullanıcıların eline geçmiş. Sonradan bir araya getirilen defterlerin bir kısmı günümüzde Louvre, Biblioteca Nacional de Espana, Milano’daki Biblioteca Ambrosiana ve British Library gibi bü­yük koleksiyonlarda yer alıyor. Codex Leicester adı verilen bir defterse Leonardo da Vinci’nin özel bir koleksiyon­da bulunan tek büyük çalışması ve Bill Gates’e ait. Defterlerde yer alan çalış­malar bugün de ilgi görüyor, hatta uy­gulanıyor. Notlar arasında Leonardo’nun 1502 yılında Osmanlı padişahı II. Bayezıd’a sunduğu, Haliç üzerine yapılmak üzere tasarlanmış 240 metre­lik bir köprünün tasarımı da bulunu­yor. O dönemde bu tasarım kabul görme­miş ama 2001 yılında benzer bir köprü Norveç’te yapılmış.

Leyden Kavanozu:

 

Hollandalı fizikçi Pieter van Musschenbroek’in Leyden Üniversitesi’ndeyken yaptığı elektrik depolayan aygıtı, kondansatörlerin ilk hali gibiydi. Elektrik bilinen ve sürtünme yoluyla el­de edilebilen bir olguydu. 1700’lü yılla­rın başında bu konu üzerinde çalışan bilim insanları elektrik elde etmenin ya­nında bu enerjiyi depolamanın yollarını arıyorlardı. Musschenbroek, yalıtkan ipekten iplerle asılmış metal bir kabın içine su koydu ve bir tıpanın içinden suya pirinçten bir tel daldırdı. Suda bir  elektik yükü oluşmuştu fakat bir süre kimse bunun farkına varmadı. Kimse rastlantı eseri bir asistan kabı kaldırıp tıpanın dışındaki pirinç tele dokunana kadar alette ne kadar elektrik biriktiği­ni fark etmemişti. Kap aniden biriktirdi­ği bütün yükünü boşalttı ve asistanın bir şok geçirmesine neden oldu. Bu bir insanı çarpan ilk yapay yüksek elektrik yüküydü. Leyden kabının elektrik depolayabiliyor olması çeşitli çalışmaların başlangıcı oldu. Hastalıkların elektrikle tedavi edilmesi ve diğer elektrik deney­leri bu sayede başladı.

Aynı tarihlerde neredeyse eşzaman­lı olarak Alman fizikçi Ewald Georg von Kleist da benzer bir aygıt yapmış­tı. Şarjın kuvvetiniyse yanlışlıkla kendi üzerine boşaltarak keşfetti. Bu olay onu o kadar etkilemişti ki, kral olaca­ğını bilse bile bir daha bu şoku yaşa­mak istemediğini söyleyerek çalışmala­rına son verdi. Musschenbroek’in aygı­tını popülerleştirmesi ve Hollanda’da Leyden Üniversitesi’nde yaşaması ne­deniyle elektrik depolayan aygıta “Ley­den Kavanozu” dendi.

Foucault Sarkacı:

Fransız fizikçi Jean Bernard Leon Foucault, dünyanın kendi ekseni çev­resinde döndüğünü deneysel olarak kanıtlayan ilk kişi. Foucault, basit sar­kaçlarla çalışırken asılma noktası de­ğiştiği halde sarkacın salınım düzlemi­nin değişmediğini görmüştü. Çok büyük bir sarkaç harekete geçirildiğinde bunun salınım düzleminin değişmeye­ceğini, oysa yerin, yani dünyanın hare­ket edeceği kuramını geliştirdi. Fouca­ult, Dünya’nın dönmesini incelemek için dolaysız bir yol bulmuştu. Eğer Dünya dönüyorsa Dünya’yla birlikte sarkacı izleyen gözlemciler de döne­cekler, buna karşılık sarkacın salınım düzlemi hareketsiz kalacaktı. Bu yüz­den de sarkacın salınım düzlemi göz­lemcilere göre yavaşça yer değiştiriyor-muş gibi görünecekti. Gerçekteyse iz­ledikleri olay Dünya’nın kendi çevre­sinde dönmesinin bir sonucuydu.

Foucault’nun düşünceleri halk ara­sında büyük ilgi uyandırmıştı. Hatta bu düşüncelerini İmparator III. Napoleon da öğrenmişti. İmparator, Foucault’nun deneyini Paris’teki büyük kub­beli Pantheon adlı binada yapmasına izin verdi. Foucault, kubbenin ortasına 60 metrelik çelik telle büyük bir demir top astı. Topun alt tarafına takılan siv­ri bir uç bulunuyordu ve bu uç yere se­rilmiş ince bir kum tabakasına sürünü­yordu. Sarkacın salınım düzlemindeki herhangi bir değişim kum üzerinde işaretlenecekti.

Bu önemli deneyi izlemek için bü­yük bir kalabalık toplandı. Foucault’nun sarkacı hareket ettirmesinden bir saat önce Pantheon’da titreşimle­re ve hava akımlarına neden olmamak için tüm ses ve hareketler kesilmişti. Foucault, sessizce sarkacı salınmaya bıraktı. Bir süre salınım düzleminde herhangi bir değişim görünmedi. Bir süre sonra sessizce bekleyen topluluk kumun üzerindeki izlerin yavaşça de­ğiştiğini gördü. Sarkacın salınım düz­lemi görünür biçimde dönmekteydi. Böylece tarihte ilk kez Dünya’nın kendi çevresinde döndüğüne tanık olunuyordu.

Foucault’nun 1851’de gerçekleştir­diği bu deney sırasında Pantheon’a yerleştirilen sarkaç hâlâ burada asılı duruyor.

Archaeopteryx:

Dev dinozorlara ait fosiller birçok insanın ilgisini çekiyor. Bu tür dinozor­ları yalnızca doğa tarihi müzelerinde değil, başrollerini bu dev sürüngenle­rin oynadığı filmlerde görmek de müm­kün. Oysa bilim dünyasında asıl şaşırtı­cı olan ve ünlenen dinozorlardan biri dev gibi değil çok daha küçük bir türe aitti. 1861 yılında Bavyera’da keşfedi­len ve 150 milyon yaşında olduğu tah­min edilen bir fosil bulanları şaşkınlığa düşürmüştü. Fosil kayada oldukça be­lirgin bir iz bırakmıştı. Bu izden gagasız, dişleri olan bir kafası, uzun bir boy­nu, uzun bir kuyruğu ve düz bir göğüs kemiği olduğu anlaşılıyordu. Bunlar kertenkelelere özgü özelliklerdi. Ancak son derece ilginç ve önemli bir özelliğe daha sahipti. Kertenkelenin tüyleri de bulunuyordu. Hermann von Meyer’in kazıları sonucu ortaya çıkarılan ilk fo­silde 6cm büyüklüğünde tek bir tüy bu­lunuyordu. Bu fosil tüyün bulunuşu­nun üzerinden daha birkaç ay geçme­mişti ki, von Meyer bu kez de tüyleri olan, sürüngene benzeyen bir hayvanın iskeletinin eksiksiz bir fosilini bulduğu­nu duyurdu. Bu fosil de aynı bölgede bulunmuştu ve Jura dönemine aitti. Hem sürüngen hem de kuş özellikleri taşıyan bu buluntusunu, von Meyer “Archaeopteryx lithographica” (taş tab­let içindeki eski kanat) olarak adlandır­dı. Sürüngenden kuşlara geçiş aşaması­nı inceleyen biliminsanları için bu fosil bulguları inanılmaz derecede değerliy­di. Bölgede kısa sürede pek çok örnek bulundu. Bugün Archaeopteryx’in ilk örnekleri Berlin’deki Doğa Tarihi Mü-zesi’nde saklanıyor.

Babbage Makinesi:

Toplama ve çıkarma yapan bir ma­kine yapma fikri çok eski. Bunu ger­çekleştiren ilk kişiyse Blaise Pascal. Pascal’ın 1642 yılında vergi memuru olan babasına yardım edebilmek için tasarladığı makineyi bir ileri aşamaya taşıyan kişiyse Gottfired Wilhelm von Leibniz olmuştu. Leibniz’in 1694 yılın­da yaptığı makine çarpma ve bölme iş­lemleri de yapabiliyordu. Bu ilk makineler günümüzde kullandığımız bilgi­sayarlardan çok hesap makinelerine benziyordu. Gerçek bir bilgisayarı, tüm işlevleri ve yapabileceği işlerle birlikte tasarlayan ilk kişi İngiliz matematikçi Charles Babbage’dı. Babbage, uzun yı­lar hesap makinesi üzerine çalışmıştı. 1823’te 20 haneli sayılarla çalışabile­cek kapasitede bir makinenin yapımı­na başladı ve 1837 yılında “Çözümleyi­ci Makine” adını verdiği makineyi ta­mamladı. Babbage, Joseph-Marie Jac-quard’ın karmaşık desenli kumaş do­kuyan tezgahlarda kullandığı delikli kartların kendi makinesinde de bilgi girişi kullanılabileceğini gördü. Karma­şık matematik problemlerinin işlem ba­samakları delikli kartlarla makineye aktarılıyor ve herhangi bir insanın tek başına hesaplayabileceğinden çok da­ha hızlı ve doğru biçimde sonuçlar alı­nıyordu. Babbage, bilgisayarı için so­nuçları biriktirecek ve gerekeni basa­cak bir hafıza birimi tasarlıyordu. Bu bölümde makinedeki program değişti­rilecek ve giriş bilgileri gerekli biçimde değerlendirilecekti. Babbage’ın yaşa­mının 37 yılı büyük ölçüde bu bilgisa­yarın geliştirilmesi için gereken çalış­malarla geçti. 25 bin parçası olan ve 15 ton ağırlığındaki makinesinin bir kopyası bugün Londra’daki Bilim Müzesi’nde sergileniyor.

Bilim tarihinin izini sürerken, bir koleksiyoncu heyecanıyla peşini düştü­ğümüz nesnelerin örneklerini çoğalta­biliriz. Heron’un küresi, Galileo’nun teleskopu GrahamBell’in telefonu, Wright kardeşlerin uçağı ilk akla ge­lenler. Bu nesnelerin izini sürmek en az “Kutsal hazine Avcıları” filmini izle­mek kadar zevkli. Bu yolla aynı za­manda bilimin hangi şartlarda ilerledi­ğini görmek açısından da öğretici. Ta­rihin tozlu karanlıklarında kaybolup giden, bugün unutulmuş olan buluşlar da var elbette. Kimi nesnelerin de ki­min elinden çıktığı unutulmuş, anonim özellikler kazanmışlar. Hepsinin ortak özelliği bizi geleceğin aydınlık dünya­sına taşıyan, yol açıcı nesneler olması. Bu yüzden her biri zamanını doldur­muş olsalar da teker teker ilgilenilmeyi hak ediyor.

Gökhan Tok

Kaynaklar:

http://en.wikipedia.org/wiki/Babbage#Difference_engine
http://www.kad.org.tr/bilgiyazi/evrim1.pdf
http://en.wikipedia.org/wiki/Leonardo_da_Vinci#Notebooks
Bilginler ve Buluşlar Ansiklopedisi, Milliyet Yayınları, 1983

Bilim – Teknik Aralık 2006

www.dunyalilar.org

Rastgele Haber

Jacques Ellul: Teknolojinin İhaneti – 2

“Bunun bizim en büyük trajedimiz ve en büyük günahımız olduğunu düşünüyorum. Biz bu toplumlara onların vahşiler …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir