Güncel

Hutbe

“Hiroşima’da ölen binlerce insanı düşünün. Ve şimdi bu binleri binlerle çarpın. Bir gün Sovyetlerdeki santrallerden biri patlasa, Anadolu’da tarlalardan ekin çıkmaz. Ateşle oyun olur mu söyler misiniz? Bu kadar mı soğuk insanlar olduk, bu kadar mı hesaplara boğulduk? İnsan hayatının kıymetini ölçecek bir elektronik beyin yapılabildi mi? Nazım Hikmet diye bir şair var, adını söylememiz bile yasak. Nazım bir şiirinde: ‘Çocuklar ölmesin efendiler’ demiş, ‘şeker de yiyebilsinler…’ Ben nükleer enerji nedeniyle ölen çocuklar görmek istemiyorum, şeker yiyebilen çocuklar görmek istiyorum. Teşekkürler.”

hutbe

Aşağı yukarı bunları söylediğimi hatırlıyorum. Bundan daha iyi hatırladığım şey dizlerimin titremesi. 1985 yılında bir okulun salonundayım. Nazım Hikmet’in adını anıyorum ve o zamanlar bundan büyük pek az suç var.

Bir münazaradayız. Konu “Nükleer enerji gerekli mi?”. Ben “gereksiz” grubundayım, iyi ki de oradayım. Bütün okul toplanmışken Nazım’ın adını anma şansım var. Nazım’ın şiirinden birkaç mısra okursam, okul darmadağın olur. Yediğimize, içtiğimize, aşklarımıza, hislerimize düşman kahrolası öğretmenler orta yerlerinden çatlarlar. Aklım fikrim söyleyeceğim mısralarda. Nihayet konuşmam bitiyor. Salonu bir sessizlik kaplıyor, o kadar heyecanlıyım ki, kimseyle göz göze bile gelemiyorum.

Derken karşı grubun sözcüsü ayağa kalkıyor: “Arkadaşımız şiirlerden bahsetti. Şiirler güzeldir. Biz fen liseliler, karmaşık formüllere boğulurken şiirleri pek az okuruz. Ama yine de amacımız bize güç verir. İsteriz ki, elektrikler hiç kesilmesin ve bizden daha şanslı insanlar gece gündüz şiir okuyabilsin. Nükleer santraller insanları öldürebilir, barajlar da öldürebilir, fazla su içersek yine ölürüz. Ama bu nükleer santrallerin gereksiz olduğunu göstermez. Arkadaşımız keşke bu kadar şiir okuyacağına biraz da fen bilgisi çalışsaydı. O zaman nükleer santralin doğayı hiç kirletmeden sonsuz enerji kaynağı yaratan yegane seçenek olduğunu bilirdi.”

Münazara bitiyor. Biz kaybediyoruz. Nükleer santralciler kazanıyor.

İşte şimdi daha belirgin bir imge var aklımda: O çocuğu mahvetmek istiyorum. Küstah pezevenk. Alçak herif. Bir de alay etti. Sana konuşma hakkı veren mi oldu? Ben dünyanın en güzel cümlelerini sıralarken o alaycılıkla, laf oyunuyla, haksızlıkla puan topladı. “Münazaralar yasaklanmalı” diye geçiriyorum içimden. Çünkü bunlar böyle terbiyesizlere fırsat veriyor. Aklıma cami imamları geliyor. “Hutbe” vermek ne güzel bir şey.

Yenilmişliğin acısıyla birkaç saniyede aklımdan geçen düşünceler, beni bir an için diktatör haline getiriyor. İster şirket patronu, ister devlet başkanı, ister dini lider olsun, dünyadaki tüm diktatörler tek taraflı konuşmaları severler. Bir çocuğa ‘bana diktatörü resmi yap’ deyin, size bir kürsüde çatık kaşlarla konuşan, işaret parmağı önde adam çizecektir. Diktatörlerin tartışmaya ve karşı fikirler dinlemeye tahammülü yoktur çünkü en temel sorulara bile yanıt veremezler. Din üzerinden güç kazanan birine “Neden tanrıya inanıyorsun?” diye sorun örneğin. Bu soru karşısında şiddetle tepkiler gösterir, ikinci bir soru gelmesine izin vermeden sizi susturur. Diktatörler aşağıda toplanmış insanlara hutbe vermeyi sever, eşit hizadaki insanlarla tartışmayı değil.

Hatiplerin şanlısı, büyük demokrat Recep Tayyip Erdoğan efendimizin hiç münazaraya çıktığını gördünüz mü hiç?

Erdoğan iktidar olduktan sonra siyasi rakipleriyle eşit ortamda bir kez bile söz düellosuna girmedi. Özenle seçtiği ve insafsızca baskıladığı gazeteciler dışında hiçbir gazetecinin karşısına geçip özgürce ve korkusuzca soru sormasına izin vermedi. Özel hayatıyla ilgili açıkları olan bazı gazeteciler, rahatsız edici tek kelime ettiklerinde tüm ülkeye rezil olacakları endişesiyle sordular sorularını.

Başbakanımız hiçbir münazaraya katılmadı. İsrail Cumhurbaşkanı ile iki dakikalık konuşmayı dahi “bir dakika” diyerek kapattı ve ayağa kalkıp salonu terk etti.

Yandaşları Erdoğan için şöyle büyük, şöyle cesur, şöyle yaman diyorlar ya… Bütün bunlara inanmam mümkün elbette. Bir küçük ricam var sadece:

Ey ülkemizi tek parti diktasından kurtaran, özgürlük ve refah insanı, büyük önder ve karizmatik lider, yüceler yücesi, delikanlılar delikanlısı Ulu Başbakan… Sen ki Time’a kapak olmuş, Obama’yla dost olmuş, ‘küresel bir aktör ve global bir oyuncu’sun. Sen ki her sözünde bir hikmet olan, Allah’ın çok sevgili bir kulusun.

Her fırsatta aşağıladığın şu garip Kemal Kılıçdaroğlu ile bir kez canlı yayına çıksana kurban olduğum. Senin haşmetinin yanında Kılıçdaroğlu’nun lafı mı olur? İsrailliyi bir dakikada bitirdin, onu da evelallah otuz saniyede harcarsın.

Sen yüzde kırk dokuz olmakla övünüyorsun, bu adam da yüzde yirmi altı. AKP kadar olmasa da, o da az değil yani… Amerika, Avrupa’da hep böyle bu işler, hatta gençler hatırlamaz, AKP’den evvel Türkiye’de de böyleydi, siyasi parti liderleri canlı yayında halk önünde tartışma yaparlardı.

Hadi çık şu Kemal Kılıçdaroğlu’nun karşısına. Altı okunu kalbine sapla, kendi kılıcıyla stüdyoyu dar et ona. Hadi yiğidim, hadi aslanım; bir vatandaş olarak bu kadar basit bir şey istiyorum… Hayatında bir kez münazaraya katıl, sonra yine devam edersin hutbelerine. 

Ateş İlyas Başsoy
http://www.ilyasbassoy.com/
Dünyalılar

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu