Güncel

İmparatorluk Ruhu

Yıllarca: “İktidar, (büyüyor) ekonomimiz büyüyor, köprüler, havalimanları, okullar, camiler inşa ediyoruz…” diye(rek) halkla adeta dalga geçti. Bunlar arasında takla atacak kadar delirmiş insanlar da bulunuyordu. İktidarın gelişi; tarihsel bir sürecin, (yadsınamaz) ‘traji-komik’ devamıydı. Yoksulluk sınırı altında yaşamlarını sürdüren halk için, hayali bile güzel olan gelecek bir toplumun belirlemesi bir an gözlerinin önünden geçmiş gibi puta taparcılığa dönüştü. İnsanlar tapacak putu bulmuştu artık ve tanrı kralın ruhu bir an hortlayıp halkın gözü önüne serilmişti. Tanrı Kral, yeni yeni emekleyip kafasını (k)aldırdığında halkın gözü, elmas görmüş tüccarlara dönüşmüştü bile.tumblr_inline_nh24onBMZo1t5b7ty

İlk önce yeni bir şey gördüklerine inanmak istemeyen yoksul halk, bir an öte dünyaya kavuşmuş gibi ellerini çırpmaya başladı. İktidarın hayali, ruh çağırıcılığı, bununla da bitmiyordu. Bu daha başlangıçtı; onlar gibi. Başka gezegende çulsuz olan iktidar sahipleri, kendilerini tahıl ambarında bulmuşlardı.

Başlangıçta, Tinsel bir “varlık” tarafından seçildiklerini söylemeye başladılar; imamlar, Ortaçağın papazlarını anımsatırcasına, tinsel ruhu aşağı indirip onlara yaşam üflemişlerdi. Kılıf, din adamları tarafından eşsiz bir tersiyi bile kıskandıracak biçimde hazırlanmıştı. İktidar sahipleri kendilerine “ikinci imparator” sıfatını takmıştı. Onlara bu sıfatı icat eden, devletin hizmeti için yaşamlarını feda eder görünen tarihçilerdi. İktidar sahipleri bile şaşkına uğramışlardı. Neye uğradığını şaşıran tanrı-kral bir an asasıyla ruh çağırma ritüelini anımsatan sözler sarf etmeye başladı. (Senaryo, nasıl da) Nasıl da senaryo hazırdı.

Netice de halkın çoğunluğu ona tapmaya başlamıştı. Öte taraftan halkın acılarını tinsel ruhla veya onlara kırıntı vererek canlandırmaya çalışan iktidar sahipleri, saman altından su yürütmeye devam edip, sermayedarlarıyla mal paylaşımının hesabını yapıyorlardı. Verilen sözlerin, görünmeyen (Kafdağı’nın) kaf dağının arkasında şu icraatlar(ı) devam ettiriliyordu: İnsansız tokiler, halksız bir havalimanı, hayatı boyunca üstünden geçemediği (ve geçemeyeceği) köprüler…

Halk bir an sarfedilen sözlerle uyuşmaya başlamıştı. Din, artık afyon etkisini göstermeye başlamıştı (bile). Tüm bu sevinç çığlıkları arasında (aynı) halk, bir an (için) kendisini, ‘öte dünya’ imgesinin arasında buldu.

Afyon bir yerden sonra ideolojik bir etkiye dönüşmüştü. Halk, elinde (ve farkında) olmadan Frankenstein’i yaratmıştı. Artık (bununla) nasıl başedecekleri konusunda ise; sessiz sedasız sus pus olmaya başladılar, çünkü canavarı (beslemelerinden ötürü)) besleye besleye canavar (doyurulamaz ve) yenilmez olmuştu. Halk ise; asıl yaratıcının onlar olduğunu, (neredeyse bir) afyon etkisiyle (algılamaktan uzak) unutmuştu. (Canavar, bir kez hortlamıştı.) Bir kere canavar hortlamıştı. Sermaye destekli iktidar, Ortaçağ’ın cennetten arsa satan papazlarını temsil (ediyordu.) ediyorlardı. Marx’ın meşhur eseri; “18 Brumaire Louis Bonaparte” da belirttiği gibi:

“Bütün ölmüş kuşakların geleneği, büyük bir ağırlıkla, yaşayanların beyinleri üzerine çöker. Ve onlar kendilerini ve şeyleri, bir başka biçime dönüştürmekle, tamamıyla yepyeni bir şey yaratmakla uğraşır göründüklerinde bile, özellikle bu devrimci bunalım çağlarında, korku ile geçmişteki ruhları kafalarında canlandırırlar, tarihin yeni sahnesinde o saygıdeğer eğreti kılıkla ve başkasından alınma ağızla ortaya çıkmak üzere, onların adlarını, sloganlarını, kılıklarını alırlar. İşte bunun gibi, Luther, havari Paul’ün maskesini takındı, 1789-1814 devrimi ardarda, önce Roma Cumhuriyeti, sonra Roma İmparatorluğu giysisi içinde kurum sattı ve 1848 Devrimi, kimi 1789’un, kimi de 1793’ün ve 1795’in devrimci geleneğinin taklidini yapmaktan öte bir şey yapamadı. İşte böyle, yeni bir dili öğrenmeye başlayan kişi, onu hep kendi anadiline çevirir durur, ama ancak kendi anadilini anımsamadan bu yeni dili kullanmayı başardığı ve hatta kendi dilini tümden unutabildiği zaman o yeni dilin özünü, ruhunu özümleyebilir.”

Marx’ın kastettiği yeni bir toplum biçiminin cereyan etmesiyle tüm bu havarilik inançların, mesihçi argümanların veya aristokrat dilin benimsenmesiyle varlık kazanan ikridar sahipleri, tıpkı günümüzde iktidarın kendini “Osmanlı torunu” olarak addetmesi, onun ana dilini sahiplenmesi, onun postuna bürümesine benzemektedir. Marx’ın Louis Bonaparta eserinde resmettiği kişilikler, tam da yeni bir toplumun inşa sürecini (2023 ?) ölmüş kuşakların geleneğini sırtlamaları ve yeni bir biçimde kendisini sunarken bölük pörçük lugatı devralması, imparator olma hayallerini süslemekte gibidir. Hâlbuki öncesinden Hegel’in meşhur deyişimi alıp yeni bir restorasyona tabi tutmuştu Marx. Eserinde öncesinde şunu belirtmekteydi;

“Hegel, bir yerde, şöyle bir gözlemde bulunur: bütün tarihsel büyük olaylar ve kişiler, hemen hemen iki kez yinelenir. Hegel eklemeyi unutmuş: birinci kez trajedi olarak, ikinci kez komedi olarak. ”

İktidarın başı sanını kuşanan Cumhurbaşkan’ın, ‘İkinci imparatorluk’ hayali Macbect’eki karakteri anımsatır: Bilindiği gibi eserde, Hamlet’in babası olan Kral, kendi öz kardeşi Claudius tarafından zehirlenerek öldürülmüş ve Claudius daha sonra Hamlet’in annesi ile evlenerek, Danimarka tahtına geçmiştir. Ancak tüm bu entrikalara rağmen, kraliyet sarayında, geceleri gün ışıyıncaya dek bir hayalet etraflarında dolaşarak (hemen herkesi) herkesleri tedirgin eder ve ortalığı karıştırır. Sonunda bu hayalet, bir gece, Hamlet’e konuşur ve nihayet:
“Ben senin babanın ruhuyum” diye seslenir. Ve (ardından) sonra Hamlet’e buyurur ve çağrıda bulunur:
“Yemin et”.

Öldürülen babadan kalan öç, bir bakıma onun mirasıdır. Cumhurbaşkanı’nın ‘Osmanlı sevdası’ da, Osmanlı torunları yapılanması da, tıpkı bununla benzerlik taşımaktadır. Ancak şunu unutmaktadırlar ki, traji komik evre son evredir.

Hüseyin Olçum

Dünyalılar

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu