Home / Yaşam / Neden Mutsuzuz ve Geleceğin Getireceği Mutluluk Nedir?

Neden Mutsuzuz ve Geleceğin Getireceği Mutluluk Nedir?

İnsan hayatında yaşanmışlıkların önemi büyük yer kaplar ve o malum cümle akıllara gelir;

“Nerede o eski günler”

 

Neden Mutsuzuz ve Geleceğin Getireceği Mutluluk Nedir?

Geleceğe ne kadar çabuk varırsak o kadar mutlu olacağımızı sandığımız ama nedense bir türlü mutluluğa varamadığımız bir çağda yaşıyoruz. Asıl sorunumuz neden bu zamanda daha fazla mutsuzuz? İstediğimiz her şeyi elde etmedik mi? Hedeflerimize varmadık mı? Yoksa her hedeften sonra bir yenisi mi eklendi? Çok çalışırsan zengin olursun hayalleriyle yaşayıp mutsuzluk çukuruna mı düştük? Sorular böyle uzar gider. Cevaplar… cevaplar yok.

Mutsuzluğumuzun asıl kaynağı çağımızın hastalığı olan Tüketim Çılgınlığından gelmekte ancak, sadece bu tek suçludur dersek azmettiricileri görmemiş oluruz. Burada azmettirici olan bizleriz… Bizler çok çabuk bir şekilde geleceğe varmanın peşindeyiz, birçok teknolojik avantajla bunu hızlandırmayı başardık da.  Fakat, bizim sonradan farkına vardığımız şey ise mutsuzluk ve ötesi. İnsan her zaman mutlu olabilir mi? Ya da mutluluğa ulaşmanın yolları nelerdir? Şeklinde Felsefi hayatta olduğu gibi bu da hiçbir zaman cevaplanamayacak veya cevapları hep öznel halde kalacak bir sorular silsilesidir.

Hepimiz, Jean Baudrillard’ın bahsettiği “Simülakr” evresinden geçiyoruz. Nedir peki Simülakr; “Bir gerçeklik olarak algılanmak isteyen görünüm.” [1]  İçinde bulunduğumuz zamanda çoğumuz internet mecralarını bir gerçeklik olarak algılıyoruz ve bu kapı tam da Baudrillard’ın gösterdiği yere çıkıyor. Gerçeklik olarak algıladığımız günümüz kültürünün geçmiş kültürle bağlantısı bulunmamakta işte bu yüzden de hep geçmişe özlemimiz vardır ve olmaya devam edecektir. Geçmişle bağlantılı olmayan kültürü de mutsuzluğun kaynağı olarak görmek yanlış olmaz. Her gün tv ya da çeşitli medya organlarında gördüğümüz hayatları kendimize uygunluğunu ölçüp biçiyoruz, kendimizi oraya yakıştırıyoruz ve şu sonuca varıyoruz; “Farklılığın anahtarı bu.” Eğer anahtar o olsaydı farklılık başka bir gerçekliğe bürünürdü. Sokaklarda her dakika farklı insan görmekten gözlerimiz farklılığa alıştı. O zaman burada şöyle bir problem var; “Gerçekten farklılık bu mu?” İnsanlar birbirleriyle farklılaşma yarışına girdiler. Farklılaşırken aynılaştığımız bir dünyada yaşıyoruz ve bunu da yalnızlığımız gibi görmüyoruz/görmek istemiyoruz.

Konumuzun başında belirttiğim gibi geleceği çok çabuk istiyoruz çünkü; mutluluğun anahtarının orada olduğunu düşünüyoruz. Şunun farkına varmamız çok önemli mutluluk ne bugündedir ne de yarında. Bizlerin mutluluğu doyumsuz zevklerimizdedir. İşte başlığın altında ilk söylediğim tek suçlunun tüketim kültürü olmadığı azmettirici olarak bizlerin sahne aldığı bir yapıya dönüştük. Adeta Afrika’daki kabilelerin Avrupalılarla tanışmasıyla gelen sömürü düzeninin bir sonucu olarak geçirdikleri kültürel değişim gibi günümüz dünyası da değişim geçirmekte ve tek tipleşmektedir.

Gelecek bize ne gibi mutluluk getirebilir? Başlıkta bunu sormuştuk. Bunun cevabını aslında bundan 60-70 yıl önce yazılmış ütopyalardan alabiliriz. Gelecek bize soru sormamayı getirecek, dolayısıyla da düşünmemeyi öğretecek ama mutluluk getirmeyecek. Platon bu dünyanın idealar dünyasının yansıması olarak kabul ediyordu. Gelecek tam da bu yansımanın yansıması olarak önümüze gelecek. Baudrillard, Körfez savaşının aslında hiç olmadığını medyadan duyup öğrendiklerimizle bu savaşı bildiğimizi dolayısıyla bunun bir simülasyon olduğundan bahseder. O savaş Baudrillard’ın deyimiyle geleceğin bir provasıydı ve hiper-gerçeklik evresine geçişimizin ilk aşamalarından biriydi. Aslında 80’li ve 90’lı yıllar bu şekilde prova ile geçti (İlgili okuyucular Çavuşesku’nun düşüşündeki CNN gerçeğini araştırabilir).

Bizler yine neden mutsuzuz konusuna dönelim ve konuyu açıklığa kavuşturalım. Modern zamanlarda mutsuzluk bireysellik ile başlamıştır. Günümüzden bir örnek verelim; eskiden insanlar tanıdığı birisi ölünce ya da başına kötü bir şey geldiğinde gerçekten üzülür ve ölen kişinin evine yemek yapıp götürürlerdi bencillik yoktu, şimdilerde ise ölen kişinin evine yemek götürmeyi bir kenara bırakalım üzüldüğümüzü belli eden cümle bile kurmuyoruz. Üzülmeyişimizin ana sebebi ölen kişiyle olan duygusal bağlarımızın güçlü olmayışı, onu hep amaçlarımız için araç olarak gördük, herkesi böyle görüyor ve bu şekilde hayatımızda tutuyoruz. Özellikle bizim kültürümüzde eskiden bireysellik ön planda değildi. Hatta köylerimizde “İMECE” diye adlandırdığımız tamamen bireysellik karşıtı bir eylem söz konusuydu. Neydi bu eylem? Köyde yaşayan herkesin karşılıksız birbirine yardımıydı. Peki, bireysellik günümüzde neden ön planda? Freud, çocukların sevgi duygusunun gelişiminde bencilliğin rol oynadığını[2] söyler. Bencillikten yola çıkarak sevmeyi öğrendiğimiz bir dünyaya varıyoruz. Etrafımızı kuşatan teknoloji ağı ve sürekli olarak her yerden akan enformasyon akışı kafalarımızı o kadar meşgul ediyor ki kendimizden başkasını düşünecek vaktimiz olmuyor. Matrix filmindeki Neo’yuz hepimiz, sadece Morpheus’a ve onun tavşan deliğine ihtiyacımız var. Neo’da filmin başında benliğinin farkında değildi ve yaşadığı dünya yanılsamalar dünyasıydı. Bizim tavşan deliğimiz kendi benliğimizdir. Mutsuzluğumuzun bir başka sebebi ise yalnızlığımızın farkına varamamaktır. Fiziksel olarak birçok kişi ile birlikteyiz ama ruhen hep yalnızız. Geçmişi arayışımız biraz da bu yüzdendir. Teknolojinin boğmadığı, ilişkilerin yüz yüze olduğu dönemi arıyoruz. Bencilliğimizi bir kenara bıraktığımız ve birbirimize ihtiyacımız olduğu dönemleri istiyoruz. Aydınlanma çağı filozofu Jean- Jacques Rousseau “İlk toplumları bir arada tutan şey, insanların birbirlerine olan zorunlu ihtiyaçlarıydı”[3] der. Üzerinden zaman geçtikten sonra birbirlerine ihtiyacı kalmadığı halde bir arada yaşamaya devam ediyorlarsa bu artık zorunluluktan değil kendi istekleri doğrultusunda gerçekleşen bir eyleme dönüşür.

 

Sanatsal Boyutta Geçmiş İzleri

Müzikte, sinemada ya da başka sanat dallarında geçmiş yaşantımızın izleri her zaman durur bir kenarda ve bizlere oradan bakar kendisini hatırlatır.

Ünlü yazar William Shakespeare eserlerinin bazılarında ilkçağlardan esinlenmiştir. Örneğin; “Yanlışlıklar Komedyası, Julius Caesar” vb. eserlerle o döneme yönelmiştir. Yanlışlıklar Komedyasını ele alırsak, Efes’te yani bizim topraklarımızda geçiyor. Bizim toprakların asıl hikâyelerini başkalarından dinliyor ya da okuyoruz. Bu da bizim sadece kendi geçmişimize eğildiğimizi gösterir. Shakespeare geçmişe yönelirken kaçınılmaz olarak ondan yararlanmıştır; kaynakları arasında Plautus’un Menaechmi ve Amphitruo[4] oyunları mevcut.

Geçmişle bağlantısını kopartmayan birisi de yönetmen Quentin Tarantino’dur. Filmlerinde genelde eski parçalara yer verir ve onları günümüze ulaştırır. Tarantino, Nancy Sinatra’dan Bang Bang (Kill Bill Vol.1), Bobby Womack’dan 110th Street (Jackie Brown) gibi müzikleri kullanmıştır. Onun sinemasındaki başka bir özellik ise geçmişle bugünü karşılaştırmadır –Amerikalıların deyimiyle “Old School”- ve hep geçmiş kazanır. Kill Bill serisinden örnek verebiliriz. Kill Bill’de geçmişin yöntemleriyle –Hattori Hanzo kılıcı, dövüş sanatları- bugünün imkânları –Günümüz ateşli silahları- çarpışır, kazanan eski yöntemler olur. Yine sinemadan geçmişle bağ kuran en belirgin örnek sanırım Woody Allen’ın çektiği “Paris’te Gece Yarısı” filmidir. Bu filmde geçmişe olan özlem ve istek seyircinin gözüne sokulurcasına gösterilmiş ve Allen bizleri bildiğimiz sanatçıların yanında adını çok kişinin bilmediği sanatçılarla da tanışma imkânı vermiştir. Ana karakter Paris’te gezerken tesadüfi şekilde bindiği bir araba sayesinde geçmişe yolculuk eder. Ancak, filmde gittiği geçmişte tanıştığı insanların da daha geçmişe özlem duyduğunu görür. Yani sadece bizler değil bizden önce yaşamış insanlarda kendi geçmişlerine ilgi duyarlar.

Sonuç

Toplumların kökeni ailedir. İlkel toplumlar birlikte hareket ettikleri için hayatta kaldılar, korkuları onlara yol gösterdi ve aile kavramıyla var oldular. Tekil insanlardan toplum olamaz. Zaman içerisinde insan bireyselleşti ve ruhsuzlaştı, duygularından arındı, adeta robot halini aldı. Belki de makinelerin gezegenimizi ele geçireceği korkusu budur. Kendi kendimizi yapay zekâ formatına sokuyor olabiliriz.

Sürekli bilgi toplumuna doğru evrildiğimizden söz ederiz, ne kadar bilgi toplumuysak bir o kadar da bireyiz. Tekilleşiyoruz ve eskiden yaşadığımız mutlu günleri sürekli hatırımızda tutuyoruz. Özlediğimiz o zamanlarda birey olarak değil aile olarak bir aradaydık ve karşılıklı paylaşım içerisindeydik. Zamanla bu paylaşımların yerini ilk önce televizyon, daha sonra internet aracılığı ile sosyal medya aldı. Belki de Neil Postman’ın “Televizyon: Öldüren Eğlence” kitabında belirttiği gibi Orwell değil Huxley haklıdır. Postman’ın yaptığı çıkarım şudur; “Orwell’ın uyarısı, dıştan dayatılan baskının bize boyun eğdireceği yönündedir. Huxley’in görüşüne göre insanları, özerklikleri, olgunlukları tarihten yoksun bırakmak için Büyük Birader’e gerek yoktur. Huxley’e göre, insan süreç içinde üzerindeki baskıdan hoşlanmaya, düşünme yetilerini dumura uğratan teknolojileri yüceltmeye başlayacaktır.”[5] İnsanlar eğlenceli ama bir o kadar öldürücü sistemlere alışmaya fazlasıyla hazır.

Geleceği ararken bugünü kaybediyoruz ve bugün geçmiş olduğunda da özlüyoruz. Teknoloji ile birlikte vakit geçirme araçlarımız çoğaldı ve zaman su gibi akıp geçer hale geldi. Aslında hepimiz birer hormonlu domates gibi kültürümüzün içini boşaltıyoruz. Her alanda da bunu yapmaya devam ediyoruz. Bunun sonucunda da o malum cümleyi kurmaktan kendimizi alamıyoruz; “Nerede o eski günler”

 

Özkan Köprülü

Dünyalılar – www.dunyalilar.org

 

[1] Baudrillard, Jean (2014) “Simülakrlar ve Simülasyon” , Doğu Batı Yayınları, Çev. Oğuz Adanır, s.6

[2] Frued, Sigmund (2011) “Yanılgılar ve Düşler Üzerine”, Say Yayınları, Çev. Kamuran Şipal  s.276

[3] Rousseau, Jean- Jacques (2015) “Toplum Sözleşmesi”, İş Bankası Yayınları, Çev. Vedat Günyol s.4

[4] Shakespeare, William (1999) “Yanlışlıklar Komedyası”, Remzi Yayınları, Çev. Bülent Bozkurt s.7

[5] Postman,Neil (2014) “Televizyon: Öldüren Eğlence, Gösteri Çağında Kamusal Söylem” Ayrıntı Yay. Çev. Osman Akınhay, s.6-7

Rastgele Haber

Sorgulanmamış, Yaşanmamış Hayatlar, İzdüşümler ve Çelişkiler

  “Sorgulanmamış bir hayat yaşanmaya değmez.” Sokrates Bir okurumla yazışırken izdüşümlerden söz etmişti. Bu kısa …

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir