Yaşam

Narsisizm ve Selfie’nin kısa tarihi

Selfie son zamanlarda yaygınlaşan yeni bir sosyalleşme biçiminin ilginç bir fenomeni. Birçoğumuz, bilgisayar ve akıllı telefon ekranlarında, başka insanların görmesi amacıyla, sanatsal kaygı duymadan, kendi kendimizi “yayınlıyoruz”. Önce tarihçesine bir göz atalım ardından da nedenlerini konuşalım…

“Eğer kendini beğenmişsen kendi resimlerini imzalaman da imzalamaman da kendini beğenmişliktir. Eğer kendini beğenmiş değilsen, kendi resimlerini imzalaman da imzalamaman da kendini beğenmişlik değildir.” / F. Porter
Yunan mitosunda peri kızı Ekho, yakışıklı delikanlı Narkissos’a; Narkissos ise sudaki aksine (kendine) âşıktır. İkisi de aşkına “karşılık” bulamaz, yemeden, içmeden kesilir ve ölürler. Ekho’nun acılı sesi dağa taşa yankı (eko), Narkissos’un bedeni göle çiçek (nergis) olur.İnsan soyu tarih öncesinden bu yana kendi görüntüsüyle ilgilenmiş, suretini siyah parlak taşlarda, suda ve gölgesinde keşfetmeye çalışmıştır. M.Ö 5. yüzyılda (kusurlu) metal aynalar kullanıma girer; günümüzde kullandığımız cam aynalarsa 15. yüzyılda Venedik’te keşfedilir, tüm Avrupa’ya zenginliğin ve soyluluğun bir göstergesi olarak yayılır.Platon, aynadaki görüntüyü gereksiz bir hayal olarak değerlendirir, gerçek ayna dostun ya da aşığın (gözlerinin) aynasıdır. Seneca için aynaya bakmak kibrin göstergesidir. Sokrates ise yüzü ruhun aynası olarak görür, öğrencilerine ve sarhoşlara aynaya bakmalarını salık verir. Doğa, insanı kendine bakmaya davet eder ve aynalar “kendini bil”meye yardımcı olur.Tıpkı gölge gibi zengin bir matafor olur ayna Ortaçağ boyunca. Günah aynayı karartır, Kutsal Kitap “lekesiz bir ayna”dır. Tekvin’e göre Tanrı insanı “kendi imgesine göre ve kendi benzeri olarak” yaratmıştır. “İnsan, Tanrının bir oto portresidir” (Aynanın Tarihi, Bonnet SM, Dost Yayınları).Kusursuz aynalardan önce krallar, soylular, din adamları ressamlara kendi portrelerini yaptırırlar. Cam aynanın keşfiyle, ressamlar da kendi portrelerini yapmaya başlarlar. İlk ünlü oto portre, Dürer’in kendini İsa biçiminde tasvir ettiği tablodur (1499). Caravvagio’dan Rembrandt’a, Van Gogh’tan Picassso’ya pek çok ünlü ressam, farklı çehrelerle sayısız oto portre çizmiştir.

Oto portre bir anlamda sanatçının aynasıdır. Sanatçının kendi içine dönmesinin ve kendiyle “yüzleşmesinin” bir ürünüdür. Çok sayıda oto portre çizen F. Kahlo bunu, “en iyi bildiğim şey kendimdim”, diyerek açıklar. Aslında sanatçı, her halükarda kendine ve tarihine dönmek zorundadır. Cemil Meriç yazarı, okuyucunun karşısında çırılçıplak kalma cesareti gösteren kişi olarak tanımlar; ama sanatçı, seyircisinden önce aynada kendi çıplaklığına bakar.

Ayna görüntüyü kaydedemez, resim ise iyi ihtimalle gerçeğine benzer. İnsan soyunun kendi “kusursuz” suretini çerçevelemesi için birkaç yüzyıl beklemesi gerekmiştir. Taşınabilir fotoğraf makinelerinin icadı XIX. yüzyılın başlarına, hareketli görüntünün kaydı (sinema) sonlarına denk düşer.

Geçtiğimiz yüzyıldaki baş döndürücü teknolojik gelişmelerle ayna ve fotoğraf makinası sıradan birer eşya haline gelir. Fotoğraf makinaların küçülüp incelmesi, dijital teknolojiyle kadrajın ekrana yansıtılması, ekranın çeken tarafından görülmesi oto portre yapan ressamlar için aynanın işlevlerini yerine getirir. Bugün hepimizin cebinde oto portre çekebileceğimiz pratik cihazlar bulunur.

Oto portre resimde, fotoğrafta sanatsal bir biçimdir. Selfie ise son zamanlarda yaygınlaşan yeni bir sosyalleşme biçiminin ilginç bir fenomeni. Birçoğumuz, bilgisayar ve akıllı telefon ekranlarında, başka insanların görmesi amacıyla, sanatsal kaygı duymadan, kendi kendimizi “yayınlıyoruz”. Peki neden?

Ayna metaforu, kültürün diğer alanlarında olduğu gibi psikanalizde de sıkça kullanılır. Kohut, çocuğun ilk ihtiyacı olan teşhirci-büyüklenmeci gereksinimi ayna aktarımı olarak adlandırmıştır. Lacan’ın gelişim kuramında da çocuğun bütünleştiği imgesel düzenin adı ayna evresidir. Psikanalitik kuramcılar dürtülerden çok ilişkiye önem vermeye başladıkça, sağlıklı gelişimde aynalamanın (empatik yaklaşımın) önemi artar. Hatta beynimizde empati kurduğumuzda aktifleşen sinir hücrelerine ayna nöron adı verilmiştir.

Psikanalitik kuramlar, insan yavrusunun gelişimine dair ana hikâyenin farklı sürümleri olarak değerlendirilebilir. Yaşama çaresiz, bakıma muhtaç bir biçimde başlarız ve beğenilmek, onaylanmak, sevilmek esansiyel (temel) ruhsal ihtiyaçlarımızdır. Kültürün bir uzantısı ve üreticisi olan ailede yaşadığımız deneyimler (biyolojik kaderimizle birlikte) değer sistemimizi ve yaşama sevincimizi belirler. Freud’un muhteşem özetiyle sağlıklı birey, (kendisi dâhil) sevebilen ve üretebilen  insandır. Aynası işi ve sevdikleridir kişinin.

Selfie, hem bir ayna, hem de bir aynalanma ihtiyacını/açlığını gösterir. Kendiliğimize (self’imize) başkalarıyla birlikte bakmak, kendi kusursuz, beğenilen imgemizi başkalarının gözünden izlemek isteriz. Selfie’mizi çekerken baktığımız ekran “ötekinin” gözüdür aslında. Yalnızca “önemli ötekiler” de yetmez bize. Birkaç yıl öncesine kadar yakınlara göstermekle yetinilen fotoğraflar/oto portreler artık takipçilere servis edilir. Bir nevi sahneye çıkma eylemidir bu. Artık sevdiklerimizin aynalaması yetersiz kaldığından; ilgili-ilgisiz, yakın-uzak birçok insanın beğenisini toplamaya (bir anlamda ünlü olmanın şartsız-koşulsuz ilgisine) yönelik bir gereksinimi işaret eder. Ne kadar çok “like” alırsak o kadar bütünlüklü ve değerli hissederiz. Bu durum (çocuksu) büyüklenmeci-teşhirci gereksinimin hem şiddeti hem de açlığıyla ilgilidir. Yani narsisistik ihtiyaçlarımızla…

Freud, “aşırı değer biçme” olarak özetlenebilecek ruhsal yanılsamaya, yukarıdaki mitostan hareketle narsisizm adını vermiştir. Kendini /ötekini / yaşamı sevebilme sorunu olarak narsisizm, 20. yüzyılın ikinci yarısından itibaren, ruh sağlığı alanında en önemli klinik sorun haline gelir. Sanatta kırık ayna, boş çerçeve metaforları da aynı dönemde kullanılmaya başlanır. Tesadüfle açıklanamayacak bu süreç elbette ki sosyopolitik değişimlerle, yıkımlarla, kapitalizmle bire bir bağlantılıdır.

Boşluktaymış gibi bir insan psikolojisi yoktur ve toplum değiştikçe birey de değişir. Geç kapitalist dönemde yeterince aynalanamayan birey (çocuk), kendini değerli hissetmek için düzenin (annenin) ihtiyaçlarını karşılamaya yönelir. Tükettikçe düzene tutunabildiğini ve değerli olduğunu hisseder. Yani kendiliğin (self’in) güdülemediği arzuların peşine düşer. Yaşamımızdaki parçalanma ve yabancılaşma da buna tuz biber eker.

Özetle kendimizi değerli ve önemli hissetmek isteriz. Ailede ve toplumda bir birey olarak aynalanamamak bu derin ihtiyacı körükler. Modern şehirli, onaylanma, beğenilme, işe yarar şeyler üretme konusunda kendini kısır hisseder. Sosyal medyada paylaşılan “check-in”ler, “selfie”ler, “etkinlik”ler, duygusal haller izlenildiğimiz, beğenildiğimiz ve sevildiğimize dair bir ihtiyacın dışa vurumudur. Kendini kaptıranlar için ekranlar birer yanılsamaya, büyülü aynaya dönüşebilir.

www.bilalersoy.com

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu