Home / Başka Dünya / Sınırsız Bir Dünya Mümkün mü?

Sınırsız Bir Dünya Mümkün mü?

Ulrike Guérot makalesinde, insanların küresel bağlılıkla yaşadığı, artık ulusal egemenlik kavramının olmadığı ve insanların fikirlerinin engellenmediği bir dünyanın varlığını tartışmaya açıyor. Avrupa, sınırların ötesinde organize edilmiş sosyal bir bağlılığı ifade eden ‘network democracy’ ( demokrasi ağı ) hakkında düşünmeye başladı.

Sınırlar-olmayan-bir-dünyada-yaşayabilir-miyiz
Sırbistan sınırı yakınlarında, Macaristan’da göçmenler. Fotoğraf: Gemes Sandor / SzsomSzed Kaynak: Wikimedia

Peki Avrupa, sınırları olmadan yaşamaya hazır mı? Bu soru 1990’ların ortasında Schengen bölgesi oluşturulmasından öncesine dayanan bir sorudur. Cevap ise Avrupa Birliği’nde devam eden onca yıl sonra kesinlikle evettir. Ancak bugün, Avrupa görünüşte, Avrupalıların sınırları olmayan bir dünyada yaşamak istemedikleri ihtimali için hazırlık yapmaktadır.

Bunu anlamanın tek yolu, Yunan mitolojisindeki Europa isimli kadının – Zeus tarafından baştan çıkarılmış Fenikeli Prenses- ve bu boğaya dönüştürülmüş kadının, birilerinin sınırlarının ötesine gitme ve kimliğini bulma ihtiyacını anlatan hikayesidir. Bu bağlamda Europa, diğer bir ifadeyle Europe ( Avrupa), sınırsızlıkla eş değerdir. Fransız filozof Jacques Derrida, bir kimliğin asla tam olarak tarif edilemeyeceğini iddia eder ve bu yüzden Europe kendi olmanın daimi bir araştırmasına girmiştir. Bugünün koşullarında bu durum ‘Heimat’ olarak adlandırılmış oldu ve evrensel değerler Fransız Devriminden sonra dünyaya İnsan Hakları Beyannamesi ve Vatandaşlık Beyannamesi olarak verildi. Şu hatırlamaya değerdir ki, Avrupa Birliği projesi bu şekilde ulusal sınırların üstesinden geldi. Bu görevin bugün iki boyutu var; Avrupa’nın iç sınırları ve Avrupa’nın dışına açılan sınırları. Her ikisi de geç kalmış bir geri dönüşü kutluyor.

Avrupa’nın en çok “güvenlik” istediği dış sınırı, güney sınırı olan MENA bölgesidir ( Ortadoğu ve Kuzey Afrika). Ayrıca Avrupa’daki güncel söylemlerde bu “sınırın” deniz olduğu ve kontrol etmenin zor olduğu gerçeği ihmal ediliyor. Dahası, her zaman Doğu’nun ve Batı’nın kavşağı olmuş, antik dönemden beri Akdeniz olarak isimlendirilen the Mare Nostum’un ( bizim deniz) kültür mirası unutulmuş gibi görünüyor. Aslında Homeros’un Ilyada’sından, Punik Savaşlarına kadar Avrupa bunun ne olduğunu çok iyi biliyor çünkü bu onun aynası, onun Autrui’dir*. Emmanuel Levinas’ın sözleriyle “Avrupa’yı tanımlayan diğer şey Doğu’dur”. Bu bağlamda Carthage ( Kartaca ) bir Avrupa kentiydi, hala öyle. Eğer Avrupa kendini diğer yarısından ayırırsa, tamamen kaybolabilir. Bu yüzden Avrupa’nın görevi ‘Diğer yarı’ olmanın anlamını bilmektir; Avrupa’ya gelen mültecilerin acılarını azaltmak için yardım etmek Avrupa’nın sorumluluğudur.

Avrupa’nın diğer yarısı -Ortadoğu ve Kuzey Afrika ile Alt Sahra Afrikası- bugün iyi durumda değil ve Avrupa yeni bir toplu göç dalgası ile yüzleşti. Göçmenlerin çoğu Avrupa’nın yaşamını tasvir edebilecek ya da Batı’nın penceresinden hareket etmeyi öğrenecek plazma televizyona sahip kişiler değildi. Kuzey Afrika’da 10 milyon kadar kişi, göç ederken sadece onlara önerilen bazı şeyleri çantalarına koyabildiler.

Bu bölgenin demografik gelişimi oldukça çarpıcı. Sadece Mısır’da 2030 yılına kadar 28 milyon civarında nüfus artışı tahmin ediliyor. Kongo Demokratik Cumhuriyeti, Nijer ya da Nijerya gibi ülkelerdeki doğum oranları kadın başına 5.8’dir. Birleşmiş Milletler nüfus raporunun tahminine göre, Nijerya’nın nüfusu yüzyılın ortasında 440 milyon, yüzyılın sonu ile birlikte 900 milyona yükselecektir. Gençlerin sadece küçük bir kısmı ( %40) bir iş sahibi olacak ve bu işler çoğunlukla düşük ücretli ve vasıfsız işler olacak. Uzmanlar buna “youth bulk” diyor. Sosyal yapıya ve iş piyasasına entegre olamamış gençlerden oluşan bir tehdit olarak ifade ediliyor. Bu da radikalleşmiş çok sayıda genç anlamına geliyor.

Bu bağlamda, Afrika, Avrupa’nın eşiğinde bir barut fıçısı ve Balkan rotası kapanmış olsa da, Türkiye bir filtre olarak görevini yerine getiriyor olsa da mülteci krizi henüz bitmiş değil. Suriye’de son mülteci dalgasının gerçekleşmesi için tetiği çekecek vahşet devam ediyor. Sorunun kökenleri olan, tarım politikalarından, Işid’e silah satılmasına kadar, Avrupa geniş sorumluluğa sahiptir. Bu sebeple yeni politikaların, sınırların korunmasının ötesine geçmesi gerekiyor.

Bugün, MENA bölgesindeki ( Ortadoğu ve Kuzey Afrika) 19 ülkede 370 milyon kişi yaşıyor. 2030 yılıyla birlikte 100 milyon kişi daha artacak. Buna Alt- Sahra Afrikası’nı da eklersek durum çok daha kasvetli oluyor. Çözüm bekleyen kişi 2050 yılıyla birlikte 1.3 milyara ulaşacak ve sonuç genç kuşaklardan gelecek olan dengesizlik, savaş ve daha fazla terör olacak. Sözde, Afrikalı gençlerin “war index”- işlerinden emekli olanların yerine işe giren genç Afrika’lı sayısı– oldukça yüksektir.( Yaş ortalaması yüksek olan Avrupa ile kıyaslandığında). Almanya’nın “war index” 0.66 iken, yani emekli olan 1000 kişinin yerine işe başlayan kişi sayısı 660 iken, bu rakam Uganda ya da Mali’de 6’ya ulaşabiliyor. Avrupa Birliği sınırları bu şekilde daha iyi korunabilir mi? Alman Şansölye Angela Merkel, son zamanlarda Die Zeit için verdiği röportajda, Afrika’ya yardım etmenin Avrupa’nın görevi olduğu ve bunun Almanya’nın en çok ilgilendiği konulardan biri olduğunu ifade eder. Bunu her kim yapmak istiyorsa hemen başlamalıdır.


Küreselleşme Paradoksu

Gerçek şu ki, biz sınırları olmayan bir dünyada yaşıyoruz ve bunu değiştirmek istemiyoruz. 2001’de “Dünya düzdür” dedi Thomas Friedman. Isınmak için Rusya’dan ve Cezayir’den doğal gaz istiyoruz ve Noel alışverişi için Hong Kong’a uçuyoruz. Biz Afrika’nın doğal kaynaklarını istiyoruz, lüks mücevherlerimiz elmas olsun istiyoruz. Avrupalı hipsterların vegan yaşam biçimi için Latin Amerika’dan chia tohumu istiyoruz, Çin’den ucuz elektronik aletler istiyoruz. Aslında, biz sınırlarımızı ticarete açmak istiyoruz ama insanlara açmak istemiyoruz. İşte bu Avrupa’nın ikilemidir.

Son 10 yılın en ünlü grafik sonucu “the elephant curve” kusursuzca iki şeyi gösteriyordu. Birincisi, istatiksel olarak, küreselleşme faydalıdır ve ekonomik büyümeyi arttırır. İkincisi ise, küreselleşmenin herkese eşit fayda sağlamadığıdır. Avrupa’da (ya da Amerika’da) geliri daha düşük olan beşte birlik dilime giren kesim küreselleşmenin bedelini işlerini kaybederek ödediler. Avrupa’nın Fordist ( araba üreticisi Henry Ford’un hızlı üretime geçmek için uyguladığı sistem) döneminin çiftçileri, bugünün küreselleşmesinin kaybedenleridir ve sıklıkla sağ parti populistlerini (ya da ABD’de Donald Trump ) seçerler. Bugün kırsalda yaşamak işsizlik anlamına gelir ve işsizler sıklıkla populistler tarafından oyları alınmak için kandırılır. Batı Avrupa’da sosyal uzlaşı bozuldu, küreselleşmenin sol kanadı bir gelecek görmüyor ve mültecileri tehdit olarak görüyorlar. Özellikle onlar, sınırların kapatılması için çağrı yapıyor. Bu koşullarda sorulan şu ki, Cenevre toplantılarına göre prensipte herkesin sahip olması gerektiği belirtilen insan hakları ( barınma ve yiyecek) ve sosyal haklar( iş güvenliği ve sağlık ) konusunda nasıl bir uzlaşma sağlanacak? Almanya’da mülteciler konusunda tartışılan keskin sorunlardan biri de, mültecilerin düşük gelirli Almanların sahip olabildikleri (ev sağlanması vb.) gibi sosyal haklara ulaşmalarına izin verilmesi. Kime izin verilecek, nasıl kararlaştırılacak ve hukuksal temeli ne olacak? Cenevre toplantılarının sonuçlarına dayanan haklar belli bir milliyete sahip olanlara mı hükmedecek?

Fransız yazar Didier Eribon, Le Retour à Reims adlı kitabında, yaşam olanaklarını diğerlerine kaptırma korkusu nedeniyle, 1980’lerde Fransız komunist partisinin seçmeni olan kişilerin, bugün Front National partisini seçtiğini açıklıyor. Ancak bu baştan başa tüm Avrupa’nın konusudur. Avusturya’da Norbert Hofer’den, Birleşik Krallıkta’ki UKIP’e, the True Fins ve the Dutch Geert Wilders ile the German PEGIDA hareketine kadar böyledir. Dani Rodrik bunu “Küreselleşme paradoksu” olarak ifade ediyor ve küreselleşme, egemenlik ve demokrasi ile uyum içinde var olmaz diyor. Birinin tercih edilmesi gerekiyor. Ve ulusal sınırlar, ulusal egemenliğin en belirgin işaretleridir. Bununla birlikte uluslararası hukuk dilinde egemenlik müdahele edilmeme hakkı olarak tanımlanıyor.

Ancak, dünyada her şeyin sınırsız olduğu ve küresel bağlılık durumunda olan– algoritmadan boru hattına ve uçaklara kadar- böyle bir yer artık yok. Avrupa için mantıklı olan sonuç, hangisinin “flat” (düz) olduğuna dair bir siyasal sistem hakkında düşünmektir, tıpkı içinde yaşadığımız dünya gibi. Diğer bir deyişle, bir çeşit “network democracy”( demokrasi ağı) oluşturarak, hangi ulusal sınır elimine edilebilir ve sosyal bağlılık sınırların ötesinde nasıl organize edilebilir diye düşünmeye başlamalıdır. Belli ki, ulusal sınırlar ve ulusal egemenlik düşüncesine takılıp kaldık ve yavaşça demokrasiyi bütün bunların gerisinde bırakıyoruz.

Sınırlar ötesinde

Sınırlar, Avrupa’da bugünün siyaset söylemlerinin anahtar kelimesi oldu. Bu tartışmalar sadece Avrupa’nın dış sınırlarını kapsamıyor, iç sınırları için de kaygı verici bir noktaya geliyor. Brexit, sınırları olmadan yaşama fikrinin Avrupa’da nasıl yoldan çıktığının iyi bir örneğidir. Breugel’de son zamanlarda yayınlanan bir yazıda, Brüksel (danışmanlara dayanarak) Brexit stratejisinin bir Kıtasal Ortaklık yaratmayı kapsamasını önermektedir. Yabancılarla yapılan bu ortaklık ile, Avrupa Birliği’ne sermaye, mal ve hizmet girişinde sınırlar açıkken, insanların ülkeler arası özgür geçişlerine izin verilmeyecektir. Avrupa Birliği’nin dört temel özgürlüğünden birinin modası geçmiştir diye tartışılmaktadır. Ama bu senaryo, Avrupalı fikrinin yoldan çıkmasına sebep olabilir: Sadece mal ve sermaye için sınırları kaldırmak, 21.yüzyılın yenilenebilir Avrupa fikri için zar zor oluşturulmuş bir amaç olur. Avrupa’nın son dönemlerindeki krizleri kesinlikle eksik siyasal birliğin kanıtıdır.

Maastricht Anlaşması, Avrupa Birliği içinde devletlerin ve vatandaşların seyahat ve işlerini rahatça yapabildikleri bir birlik sözüydü. Brexit’te Avrupalı fikrine karşı meydana gelen boşluk, kıtasal pasaporta başvuru yapan Britanyalılar ve aralarındaki İskoçlara dahi büyük bir acı hissettirmiş olacaktır. Ayrıca, sıradaki Avrupa projesinde, eşit haklara sahip her Avrupa vatandaşının, Avrupa vatandaşlığı sorunlarıyla da uğraşması gerekiyor.

Avrupa projesinin, sınırların ötesinde ve ulusal devlet fikrinin üstesinden gelen bir fikir olduğunu kendimize hatırlatmalıyız. Immanuel Kant’ın 1792’de öngördüğü ve daimi bir barış yolu olarak sunduğu küresel vatandaşlık birliğinin, en azından Avrupa içinde, avangard** bir savunucusu ve bu evrensel amacın, gerçek yaşam laboratuvarı olmaya devam etmeliyiz.

Ulrike Guérot

* Autrui, Fransızca bir sözcüktür ve “diğeri” manasına gelir.

**Avangart (Fransızca: avant-garde), Fransızca askeri bir terim olan öncü birlik sözcüğünden gelir. Gerek Fransızcada gerek diğer dillerde kültür, sanat ve politika ile bağlantılı olarak, “yenilikçi” kişiler veya “deneysel” işler anlamına gelir.

Seyhan Başkaya Türkçe’ye çevirdi.

Kaynak: http://www.eurozine.com/articles/2016-12-15-guerot-en.html

Dünyalılar (www.dunyalilar.org)

Rastgele Haber

“BİR TOPLUMDA NE KADAR ÇOK YASA OLURSA O KADAR ÇOK SUÇ OLUR”

Konuyla ciddi olarak uğraşan hiç kimse komünizmin üstünlüklerini yadsıyamaz; tabii bu eğer tümüyle özgür bir …

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir