Home / Yaşam / Yaşam Ateşi; Kadınlar

Yaşam Ateşi; Kadınlar

Boyun Eğmekten Direnmeye Uzanan Bir Yaşam Ateşi; Kadınlar

Dünyanın yarı nüfusunu oluşturan bir tuhaf öteki konu. Her gün uğradığı sayısız ataerkil dayatmaya karşı hala kapsadığı çoğunluk oranında bir duruş, başka bir deyişle sivil itaatsizlik geliştirememiş niteliksel bir azınlık; kadınlar. Konu kadınlar olunca vicdan sahibi her insan gibi yüklendiğimiz ne hikâyeler ve ne izler var çoğu hüzünlü. Kadın olma pratikleri zamandan zamana ve coğrafyadan coğrafyaya her ne kadar farklılaşsa da ayakta kalmakta zorlanılan ataerkil bir zeminde durur.

Öyle sızmıştır ki ataerkillik, kadın yürüdüğü zeminin kayganlığından ve her an düşebileceğinden habersizdir. Eşim bana yardım eder derken mutlu; erkek arkadaşı, arkadaşlarını sınırlarken ya da engellerken çok sevdiğinden diye düşünerek gururlu, eş başkanlıkla yönetilen bir partinin erkek olan liderine genel başkan derken masum, mükemmellik baskısı ile soluk soluğa kalmışken umutlu olabilir.

Bu niteliksel azınlık karşısında, şiddeti değişen bir ataerkilliğin olması birçok kadınlık tecrübesini ortaya çıkarmıştır. Hissedilen ama dozajı düşük ataerkillik, duyumsanan ama tüm kutsallar sebebiyle algılanamayan ataerkillik ve acıtan ataerkillik derken sinsi sinsi sızar hayatımıza ataerkillik. Sızıntının yarattığı çatlaklar, sistematik olarak her gün dışarıdan belli olmayacak şekilde kapatılır. Hatta hayattan koparan yarıklar bile aile içi, namus ya da gelenek algısıyla yamalanır usulca.

Hissedilen ama dozajı düşük ataerkillikte bile kadın aileyle kuşatılmış ve aile içinde yaşadığı mağduriyetlerden, aile bütünlüğü ilkesi nedeni ile korunamamış ve tek başına bırakılmıştır. Toplumun devamı ve refahı görevi kadına sabır ve fedakârlık gibi ağır özellikler yüklemektedir.  Ataerkilliği dolaysıyla ezilmeyi kabullenme anlamına gelen bu iki özellik tüm kadınlık hallerine dayatılır. Kimisinde yardım eden eş ile daha az görünür kimisinde şiddet uygulayan eş ile daha fazla görünür hale gelir. Ama aile içi yani özel alan algısı yıllarca fark etmeyi zorlaştırmıştır. Tabi ki mücadeleyi de.

Bazı kadınlar vardır ki istisna olduklarına inanamayacağımız kadar görünürlerdir. Eğitimli ve meslek sahibi bu kadınların, işyerindeki meslek seçenekleri de şirketlerde ki konumlanışları da erkeği geçmeyecek şekilde düzenlenmiştir. Çünkü kadın yedek durumunu, mevcut ataerkil yapılanışta aşamamıştır. Kadın evlense her an işyerinden uçabilir ya da evlendikten sonra işe devam etse de öncelikleri yer değiştirmiş bir şirket üyesi olarak kabullenilmiştir. Evli kadın işyeri açısından eksikli yani aile sahibi, çocuklu bir varlıkken evli erkek için durum tersidir. O ailesine dayanarak yükselebilir, güçlenebilir. Evli kadın zaman ve sorumlulukları anlamında bağımlı, evli erkek ise barınma, sevgi vs. diğer ihtiyaçları karşılanması anlamında bağımsız olarak kıymetlenmektedir. Kadının yeri çalışsa da ailesi, erkeğin yeri çalışmasa da işyeridir. Aile içindeki bu yapılanış kadının iş yeri hayatını, iş yerindeki bu bakış açısı da yine aile hayatındaki yerini pekiştirmektedir. Eve aynı saatlerde gelip, gün içi yakın performansı gösterdikten sonra erkeğin televizyon karşısında ödüllenmesinin, kadınında mutfağı kendine reva görmesinin ardında çoğunlukla bu algılayış yatar. Kadın söz konusu aile olunca bu ataerkilliği fark edemez ve ailenin kutsallığına teslim olur. O her daim yuvasını yapan dişi kuştur, yardım eden eşe ise minnettardır.

Ayrıca bağımlı olması nedeniyle dışarıda verimli çalışamayan, eve geldiğinde çalıştığı için yorgun olan modern kadının kendine bakışı yetersizlik ya da başarısızlık duygusu ile sarsılır. Kitle iletişim araçlarında pompalanan mükemmellik baskısı da cabası. Okunan kişisel gelişim kitapları, yorgunluk izlerini kapatsın ya da daha güzel kılsın diye alınan makyaj malzemeleri, çocuğun toplantıları unutulmasın diye yazılan ajandalar, iyi hissettirsin diye giyilen giysiler kadını bir tüketim canavarına çevirirken bu durum asıl sorunu görmemesine neden olur. Kapitalist sistem aileyi kutsallaştırıp kadını bağımlı kılarken kendi devamlılığını sağlar. Sonrasında kadının kendini yetersiz hissetmesini neden olan baskı mekanizmalarını işleterek tüketmesini sağlar. Tüketim ise kapitalizmin beslenmesini…

Şehirli çalışan kadın, bu yetersizlik algısı ile kendini avutur. Çünkü hissettiği acı anlamında fiziksel şiddet gören ve namus cinayetine kurban giden kadından daha şanslıdır. Ama ondan daha iyi olma durumu, kadının aynı ataerkilliğe maruz kaldığını aynı toplumsal zeminde kurulduğunu gizler. Birinin tamamen duygusalken diğerinin ki fiziksel gibi sunulur. Kadının hissettiği baskıyı ve yorgunluğu dillendirmesi halinde 4 eşikten-içki, aldatılma, dayak ve sorumsuzluk- geçmiyorsa sorun hep kadındadır nazarıyla bakılır.

Kadının namus olması yanılgısı her gün birçok kaynaktan kanıksatılıyor. Hatta şehirli kadına bile aba altından sopa gösteren bir yönü var bu namus cinayetlerinin. Namus, kadına indirgendiğinde sistem hem kendi pisliklerinden arınmış olacak hem de geri kalan tüm kadınları baskı altında tutabilecektir. Yakın zamana kadar cezai indirimle de ödüllendirilen namus cinayetinin katili, kendini törenin temizlikçisi ya da koruyucusu olduğunu rahatlıkla ilan edebiliyordu.

Duyumsanan ama algılamayan ataerkilliğe maruz kalan bir kadınlık hali de namus, aile şerefi ile yapılandırılmış olandır. Ne içerdekinin gelenekselin dışına çıkabildiği ne de dışardakinin gelenekseldir, kültüre aittir deyip içine girebildiği. Bu kadınlık halinde, kadın özel alana sıkışır, yasalar tarafından korunamaz ve maalesef zamanla acıtan ataerkillikle karşı karşıya kalır. Yaygın toplumsal değişime rağmen geleneksel olan hatta geleneksel içindeki kadına yönelik tavır hiç değişmez ve bu değişmeme hali de pek çok soru işaretini barındırır. 2009 yılında aramızdan ayrılan değerli sosyolog Dicle Koğacıoğlu’nun belirttiği üzere; yaygın algılayışta hatta kadın hareketinde de namus cinayetleri etnik ağlarla örülmüş ve dışlanmıştır. Kadına şiddet durumu, etnik sorunun gölgesinde bırakılmış ve sorun, etniklik üzerinden kabul görüp tartışılır hale gelmiştir.

Namus cinayetlerindeki geleneksel algısı ile kurulan ‘onlar’(öteki; Kürtler) kategorisi de başka bir soruna yol açar. Namus cinayeti ötekine ait bir gelenektir genellemeleriyle başka bir kültür tamamen kötü gösterilir ve ilkel bir kimlik algısı yaratılır. Ayrıca kendi içinde de o kültürü gelenekselle kuşatıp üstünü örtmek o kültürü de geliştirmeyecektir biliyoruz ki bu gelişememişlik halinden yararlananlar hep olmuştur.  Bu durum hem milliyetçilik barındırması anlamında sorunludur hem de kadınların; yaşadıkları ataerkilliği bütünsel olarak görememelerine ve ataerkillikle mücadele edememelerine neden olur. İki ayrı sorunu aynı potada eritmeye çalışmak sorunları derinleştirmiştir. Elde var sıfır.

Ataerkillik kavramı, anlatmaya çalıştığım kadınlık durumlarının önemli bir sebebi durumunda. Ama aslında üretilen, oluşturulmaya çalışılan, sistemin hem öznesi hem nesnesi olan bir erkeklik durumu da var elbet. Sürekli çalışması gereken, askerlik yapması gereken, şerefi koruyan, tüm varlıkları fiziksel güce indirgenen ve böyle olmadığında ise dışlanma pratiklerinin çok hızlı ilerlediği… Zira ülkemizde de olumlu olarak ortaya çıkan vicdani ret hareketi içindeki erkekler çok ciddi baskıya ve dışlanmaya maruz kalmaktadır. Sözümüz biyolojik bir cinsiyetçiliğe değil, sözümüz cinsiyetlerin toplumsal belirlenimlerine dolayısıyla kullanıma açık hale getirilmesine… Konu sadece haklar ekseninde kaldığında geleneksel kadınlık rollerine bağlı kalınarak hak tanımak yoluna gidilecektir ki bu sıkıntılıdır. Hiyerarşi ve güç ilişkisi barındıran erkek egemenliği ısrarla tartışılmalı ve nihayetinde gerçekten insani olana ulaşmanın yolları aranmalıdır. Ezilme durumu ile anlatmaya çalıştığım (sınırlı) kadınlık hallerinin kökeninde, anlamsal olarak kurulmuş ve ciddi analiz gerektiren bir yapı var. Çünkü her kadın halinde ortaya çıkan boyun eğmenin de her erkeklik halinde ortaya çıkan gizli ya da açık tahakkümün de kaynağında bu anlamlarla kurulmuş karmaşık bir yapı var. Sokakta, ailede, mecliste vs. ortaya çıkan bu yapıyı görünür kılmak önemlidir.

Hediye Çınar Ekinci

 

Dünyalılar

Rastgele Haber

Bazen İnsan da Tıpkı Bir Saat Gibi Durur

Yanıtlar aramaktansa, soruların arasında dolaşmak özgürleştirir çoğu zaman insanı. Bazen insan da tıpkı bir saat …

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir