Yaşam

Ağıtı Yasaklanmış Kadınlar

Hüznü, ağıtı yasaklanan bu kadınlar ne zaman dünyayı affederse, dünya o zaman boyanacak maviye…

01

Mavinin yol alışımdaki büyük mânâsı kadar karanın da varmış; bunu yeni fark ettim. Yeni öğrendim ki matem karası da yol açmış bana. Meğer kederin karası büyütmüş lisanımı. En çok da acısı gözlerine oturmuş, sükûta mahkûm edilmiş kadınlar büyütmüş beni. Ah o kara, beni gözyaşları içinde büyütmeye zorluyor. Yasını içinde sessizce yaşamak zorunda bırakılan kadınların kederi yoğuruyor beni ve ben yaşamı uğruna ölecek kadar çok sevenlerin inancıyla güçlenirken, yitirdiklerine sessiz çığlıklar atan kadınların varlığıyla hayatı öğreniyorum.

Savruluyorum içimde, oradan oraya… Memleket ölümlerden mi geçiyor, ölümler mi memleketten geçiyor; bir tanım bulamıyorum. Biliyorum ki bir tanım bulsam da hafiflemeyecek yüreğim. Bu yaşananlar, öyle tarifi imkânsız sancılara hapsediyor ki beni içimden çıkamıyorum, her yanım inliyor, tanımlamaları duyacak ya da anlayacak durumda değilim. Ölümler soğuk, ben üşüyorum ve hastalıklı bir döneme giriyorum. Her ölümle sarsılıyorum. Titrek günlerin geçmesini beklerken peşi sıra geliyor acılar. Dahası, sanki üzerime üzerime geliyor, beni boğuyor gidişler. Dayanılır şey değil, çocukları katletmeleri; dayanılır şey değil, güzel gülüşlü, gencecik çocukların soluksuz bırakılışı. Diğerlerini bilmiyorum ama ben dayanamıyorum.

Ölümün çepeçevre etrafımı sarmış olduğu son dönemlerin en son darbesi, annelerin çaresiz ve sessiz çığlıklarıyla indi yüreğime. Evladını yitiren kadınlar, çırpınışlarının, yakarışlarının duyulmadığı bir ülkenin savaşında, çoğu zaman kendi kendine yaşıyorlar hüzünlerini. Savaşın tüm hoyratlığını yaşayan kadınların yüzlerindeki kederi görebiliyorum. Görebiliyorum ama onlara derman olamıyorum. Nasıl derman olacağımı bilmiyorum. Daha doğrusu derman olunabilecek bir durum mu bu, onu da bilmiyorum. Yani elim kolum bağlı, öylece sayıyorum acıları. Yapabileceklerimi gözden geçirince de buz kesiyorum, düşüncelerimin oluru yok. Ne yapabilirim çırılçıplak bedeniyle eziyet çektirilen Ekin Wan’ın annesi için? Hangi söz teselli eder onun yüreğini? Binbir hayâl ve zahmetle büyüttüğü kızının çektiği eziyet, bedeninin uğradığı saldırı onu kim bilir ne kadar sarsmış, ruhunu nasıl yakmıştır? Onları düşündükçe dağılmışlığıma bir yenisi ekleniyor. Gözlerimi kapadım ve hissetmeye çalıştım Ekin’in hissettiklerini. Ama olmadı, anlayamadım!

Genç bir kadın koparıldı hayattan. Geride, gülerken yüzünün ışıldadığı bir fotoğraf ve bir de gözü yaşlı bir kadın kaldı. O kadın, bu coğrafyada yasının suç sayıldığı bir annedir! Kızının ardından ağlarken sesi duyulmamıştır. Acısı görmezden gelinip suçlu sayılmış ve bu ülkede bir ölüm daha “oh olsun”larla karşılanmıştır. Memleket acı sarmalı misali; bu hazin gidişin ardından birçok genç daha soluksuz bırakılmış; sayısız kadın, anne âdeta yangından bir çembere atılmıştır.

Ölümden yana tavır sergileyenleri görüp bildikçe çarelerim tükeniyor, kendimi bir savruluşun içinde hissediyordum. Ruhum tüm bunlardan uzak duramıyor, her şey sanki benim yakınımda oluyordu. Kilometrelerce uzakta da olsa, insanları katlediyor, memleketi yakıyorlardı; yıpranmamak, tüm bunların uzağında durmak elde değildi. Günler zehir zemberek geçiyor, sanki göğüs kafesim bir taşla eziliyordu. Oysa kararlıydım, bir sonraki kalem oynatışımda, güzellikleri işleyecektim ilmek ilmek… Ama ne mümkün, ağıtı yasaklanmış kadınların olduğu bu coğrafyada yüreği ferah tutmak!.. Vuruluyor insan duydukça kederleri, vuruluyor hissettikçe yaralı yürekleri. Ruhum kanıyor benim! En çok da evladını yitiren bir kadının“Oğlumun cenazesini verin, bari bayramlarda ziyaret edeyim” demesi sarsıyor beni. Bu yıkım sonrası da öylece kalıyorum; yine çare yok, yine gözyaşlarım var sadece. Bu öyle keskin, yaralayıcı bir his ki tanımlayacak sözcük bulamıyorum. Çocuğunun kemiklerini bulmanın derman olduğu Cumartesi Anneleri’ni düşünüyorum, iliklerime kadar üşüyorum. Dermansız tüm kadınları geçiriyorum aklımdan… Ne çoklar!

Bir başka kadın geliyor aklıma yine; tanıdığım, yakınımdan, canımdan bir kadın. O kadın, iki evladını yitirdi onurun ve onursuzluğun çarpıştığı bir savaşta. Ağladı ama gözyaşı yasaklıydı, kimse ondan ve yitirdiklerinden söz edemedi. Çınar kadının kızlarının feryadı da duyulmadı; sessizce, yürekten yükseldi çığlıkları. Ağıtları yasaklı kadınlardı; hem öldürülüyor, evlatlarını yitiriyorlar ve hem de susuyorlardı. Elbet bu susuş, kabullenmiş olmanın sessizliği değildi. Çünkü kim kabullenir yitirmeyi evladını, ruhunu? Elbet onlar için de kabul edilecek bir şey değildi bu durum, ama ne yapılabilirdi? Yasları, ağıtları, acıları yasaklı kadınlar sessizce ağlamaktan başka ne yapabilirdi?

02

Şair, “yaşadıklarımdan öğrendiğim bir şey var” diyor ya, ben de çok şey öğrendim yaşadıklarımdan. Yaşanmışlıklarla büyüdüm, deneyimlerle yoğruldum. Öyle bir coğrafyanın kadınıyım ki sadece kendi yaşadıklarımla değil, yüzüne keder oturmuş kadınların, ezilmiş halkların yaşadıklarıyla da büyüyorum. Büyüyorum; çünkü her gün bir acıyla gözümü açtığım bu coğrafyada, yaşıma yaş eklenmeye devam ediyor. Genç bir kadın olarak ruhumdaki ağırlıkla savaşıyorum. Ve içimde bir fırtına kopuyor, tufana, kasırgaya yakalanıyorum. Başka uğraşlar icat ediyorum kendime, gözlerim yorulana kadar okuyor, parmaklarım acıyana kadar yazıyorum. Yoksa ruhumdaki fırtına beni boğacak, bunu hissedebiliyorum.

İşte böyle böyle büyüyor insan; acıya acı, yaşa da yaş ekleniyor. Elbette yılgınlığa düşmüyorum, bir mücadele ateşi var içimde ve bedel ödeyenlerin hürmetine, tutunuyorum hayata. Ama duraklıyorum bazen, yılgın ya da vazgeçmiş değilim, yorgun ve biraz da yıkığım sadece. Çünkü gözyaşını içine akıtmak zorunda kalan kadınların sessiz çığlıkları, yüzlerine oturmuş hüzünleri çöküyor gecelerime. Bir annenin çocuğunun yasını tutmasının yasaklanmasını anlayamıyorum.

Hüznü, ağıtı yasaklanan bu kadınlar ne zaman dünyayı affederse, dünya o zaman boyanacak maviye…

Kaynak: amaidergi.com

Yazar: Zozan Çetin

Dünyalılar

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu