Laiklik Zarurettir – 2

Özetle, laiklik demagojik ve her yöne esnetilebilecek bir tanımla “din ile devletin birbirinden ayrılması” değil üç boyutun iç içe geçtiği bir komplekstir. Bu boyutlar:

i) Kamusal alanın her türlü dinsel düşünce, pratik ve simgeden arındırılması (siyasal boyut),

ii) Bireylerin dinsel tahakküm araçlarından özgürleştirilmesi (hukuksal boyut),

iii) Bunlara bağlı olarak, bireylerin yaşam tarzlarını özgürce seçme olanağına sahip olması (yaşam tarzı boyutu) olarak tanımlanabilir.

* * * * *

Coğrafyamızın laiklik serüvenine gelince…

Öncelikle Fatih Sultan Mehmet’in, Patrikhane ile ilgili “Gennadius İtikatnamesi”nden “laiklik” çıkar(t)maya kalkışan cevvallikleri[28] bir kenara bırakmakta büyük yarar var!

Denilebilir ki 11 Kasım 1606 tarihinde Avusturya ile Osmanlı Devleti arasında imzalanan Zitvatorok Antlaşması, Osmanlılarda sekülerleşmenin başlangıcıdır. 17 maddelik bu antlaşmanın 2. maddesi gereğince Osmanlı Devleti kuruluşundan beri ilk kez bir Hıristiyan devletini kendisiyle eşdeğer olarak görmeyi resmen kabul ediyordu.

Osmanlı Devleti, kuruluşundan başlayarak askeri fetih politikasını İslâm dinini yayma amacıyla birleştirmişti. Dolayısıyla Hıristiyanlara karşı Osmanlı savaşları, aynı zamanda gazâ (dini savaş) olarak görülüyordu. Osmanlıların özellikle Kanuni döneminin sonlarına kadar toprak bakımından sürekli genişlemesi, İslâm dininin de etki alanının genişlemesi anlamına geliyordu. Bu genel felsefenin ve fiili durumun sonucu olarak da, Osmanlı yönetimi İslâm dininin dünyaya egemen kılınmasını kutsal bir görevi olarak görüyor ve diğer dinlere mensup toplulukları ve devletleri de doğal olarak küçümsüyordu. Onların yaşadıkları toprakları da geleceğin egemenlik alanları olarak görüyordu…

Yaygın anlayışa göre Osmanlılarda sekülerleşmenin ileri adımı XVIII. yüzyılın başlangıcına, Lale Devri’ne (1718-1730) ait bir gelişme olarak görülmektedir.

III. Ahmet’in saltanat devrinde sadrazam 28 Çelebi Mehmet’in ve oğlu Sait Bey’in Fransa gezisinde gördükleri uygarlık örneklerini bir rapor hâlinde övgüyle padişaha sunmaları ve ardından da orada inceledikleri matbaayı Sait Bey’in resmi girişimleriyle ve Macar asıllı İbrahim Müteferrika’nın yönetiminde kurmaları, sekülerleşme ve modernleşme açısından önemli gelişmelerdir.

XVIII. yüzyılın ikinci yarısında ise, özellikle deniz ve kara mühendishanelerinin kurulmasıyla başladığını kabul edebileceğimiz modern ve seküler eğitim ile ordu girişimleri, daha sonraki yüzyıldaki gelişmeleri kuvvetle etkileyecek girişimler olmuştur.

Ancak XVIII. ve elbette XIX. ile XX. yüzyıllardaki kadar yoğun olmamakla birlikte, Zitvatorok Antlaşması’yla başlayan sürecin XVII. yüzyıldaki bölümü de gözden kaçırılamayacak ve ihmal edilemeyecek bir önem taşımaktadır. Dış politikada, bilimde ve düşünce dünyasında ve sosyal yaşamda ilk sekülerleşme belirtileri XVII. yüzyılda görüldü. Bu nedenle genellikle Lale Devri’ne atfedilen modernleşme ve sekülerleşme başlangıcını, bir asır daha öncesine çekmemiz gerekiyor.

XVII. yüzyıl bilim ve düşünce dünyasına damgasını vuran Emir Çelebi, Kâtip Çelebi, Şanizade Ataullah Efendi, Ebubekir Efendi ve Hezarfen Hüseyin Efendi, Batı’daki bilimsel gelişmeleri izleyen ve bunları ilk kez Osmanlı dünyasına yansıtan kişiler olmuşlardır. Evliya Çelebi (1611-1692) de ünlü Seyahatname’sinde Orta Avrupa ve Balkanlar’da gözlemlediği uygarlık örneklerinden söz etmiştir.

Bu asrın en önemli tıbbi eserini yazan hekim Emir Çelebi (ö. 1638), ilk kez ölüler üzerinde teşrih (ölünün vücudunun kesilerek incelenmesi) yapılmasını tavsiye etmişti. (Osmanlılarda teşrih yasağı 1841’de kaldırıldı.) Hekim Şirvanlı Şemseddin İtaki (ölümü 1632’den sonra) ise, 1632’de Osmanlı İmparatorluğu’nda ilk resimli anatomi kitabını yayımlamıştı. Bu kitabın hem içeriğinde, hem de anatomi şemalarında Avrupa tıbbının etkisi görülmektedir. Kâtip Çelebi (1608-1656) de Batılı kaynaklardan yararlanarak Cihannüma adlı bir coğrafya ve kozmoloji kitabı yazdı. Mercator’un Atlasminor’unu da Latinceden Türkçeye çevirdi. Adnan Adıvar, Kâtip Çelebi için “İlk defa olarak Batı ilmiyle sıkı temasa girmeye başlayan ve özellikle o ilmin değerini ve önemini takdir eden ve Batı ilmiyle Doğu ilmi arasındaki seddi yıkmaya çalışan zat olması dolayısıyla, kendisini ‘Türkiye’nin ilim devrimcisi’ diye anmasak bile, Türkiye’de ilim Rönesansı’nın müjdecisi gibi sayabiliriz,” demektedir…

Osmanlılarda sekülerleşme, XVIII. ve elbette XIX. ile XX. yüzyılın başlarında çok çeşitli boyutlarda gelişerek devam etmiştir. XIX. yüzyıl Osmanlı dünyasındaki sekülerleşmenin önemli bir dönüm noktası da, 1839’daki Tanzimat Fermanı’nın ilanıdır.[29]

Söz konusu tabloda III. Selim’in tahta çıktığı 1789’dan cumhuriyetin ilan edildiği 1923’e uzanan doğrusal bir bağlantı, bir süreklilik ilişkisi vardır. Selim 1807’de gerici ulema-yeniçeri ittifakı tarafından tahttan indirildiği için iktidarı uzun ömürlü olmamışsa da, orduyu yenilemek için başlattığı Nizam-ı Cedit süreciyle ilk reformcu/ modernleşmeci padişah olmuştur… Bu doğrultuda Tanzimat Dönemi modernleşme-sekülerleşme-laikleşme sürecinin zirve noktalarından biri olarak görülebilir.[30]

1843’te Müslümanlarla gayrimüslimlerin eşitliğini tanıyan yeni bir ceza yasası çıkarılmıştır. 1844’de şeriatın dinden çıkanlara yönelik ölüm cezası uygulamasına son verilmiştir. Kapitalistleşme ve dünya ekonomisiyle entegrasyona paralel olarak 1850’de ticaret yasası, 1863’te deniz ticaret yasası ve 1867’de yabancıların toprak sahibi olmalarına izin veren toprak yasası çıkarılmıştır. 1869’da ise gayrimüslimlerin davasına bakacak laik mahkemeler açılmıştır. Aynı dönem Fransız eğitim sistemi Osmanlı’ya uygulanmaya çalışılmış, rüştiye, idadi ve sultaniler, yani ilk ve orta öğretim kurumları açılmış, Darüşşafaka ve Galatasaray Liseleri ile Mekteb-i Mülkiye kurulmuştur.

1908 devrimi sonrası sekülerleşme/ laikleşme iyiden iyiye ivme kazanmıştır. Örneğin, 1913’te ilköğretim kız çocukları için zorunlu hâle getirilmiş, 1914’ten itibaren Darülfünun’da, yani üniversitede kadın öğrenciler için de dersler açılmaya başlanmıştır. 1917’de çıkarılan aile yasası ile evlenecek kadınlar için yaş sınırı 16 olarak belirlenmiş, evliliklerin ancak hâkim karşısında sonlanabileceği kararlaştırılmıştır. Yine bu dönemde, 1916 yılında şeyhülislâm kabineden çıkarılmış ve sonrasında yetkileri büyük ölçüde kısılmıştır. 1917’de ise şeriye mahkemeleri Adliye Nezareti’ne, medreseler ise müfredatları modernize edilerek Maarif Nezareti’ne bağlanmış, vakıfları yönetmek için ise Evkaf Nezareti kurulmuştur.[31]

Söz konusu tarihsel arka planda laikliğin coğrafyamızda yasal bir statü kazanması hiç de kolay olmadı. Laikliğe ileri adım olarak yasallaşması ancak 1926’da Medeni Kanun ve “devletin dini İslâmdır” ibaresinin 1937’de anayasadan çıkartılması ile gerçekleşecekti.[32]

Ancak şunun da altını çizmeden geçmeyelim: “Hem muhafazakâr kesim hem de Kemalistler, ilke olarak din-devlet ayrılığı tezini hiçbir zaman benimsemedi.”[33]

“Kemalizm’in laikliği kendi seçkinci hassasiyetleri için kullanması ve bu kullanımın demokrasi aleyhine yarattığı kalıcı tahribat”ı[34] “es” geçmeden hatırlatalım:

“Tevhidi tedrisatı, din okullarının ve ibadet yerlerinin devlet kontrolüne alınmasını, din eğitiminin devlet tarafından verilmesini, dini nikâhın kaldırılmasını, hepsini Prusya’da görürsünüz. Bizdeki laiklik, Fransız değil, Prusya laikliğidir. Aynı Prusya laikliği gibi bizdeki laiklik de bürokrat laikliğidir.”[35] Ya da bir başka deyişle, Kemalizm’in “Laiklik” anlayışı, dinin devletin denetimi altına alınmasına dayanır.

* * * * *

Yazının devamı…

Dünyalılar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir