Laiklik Zarurettir – 3

Söz konusu seyr-ü sefere ilişkin olarak, “Modern çağda, Müslüman toplumlar hiçbir zaman gerçek anlamda laik olmadı. Kuruluş ilkelerinden biri laiklik olan Türkiye’de dahi dinî kurumların ‘ehlileştirilmesinin’ ötesine geçilmedi,”[36] saptamasının altını özenle çizerek belirtelim: Devletin bir parçası olarak Diyanet’in olduğu yerde laiklikten söz edilemez.

Dinle devletin iç içe olduğu coğrafyamızda unutulmamalıdır ki, Diyanet İşleri Başkanlığı’yla ilgili yapılabilecek “ortalama” tarihsel özet şudur: Başlangıçta Cumhuriyet’in bir Diyanet’i vardı. Şimdi Diyanet’in bir Cumhuriyet’i olma noktasındayız! Erdoğan’ın taa 1984’den demokrasi tramvayından söz edip, 2005’de “Demokrasi benim için amaca giden tramvaydır!”, “Benim referansım İslâmdır!”[37] dediği üzere…

Bir şey daha: Tamam, laiklik demokrasinin olmazsa olmaz tamamlayıcısıdır. Kuşkusuz, ama hangi laiklik? Soruyu tersten soralım. Dinî denetim altında tutmak için veya tam tersine toplum üzerinde bir dinî denetim ve baskı yaratmak için devletin doğrudan din hizmeti vermesi, üstelik bunu çoğunluğun mezhebiyle sınırlı tutması, demokrasiyle bağdaşabilir mi?

* * * * *

 “İyi de ne yapmalı” mı?

Öncelikle “İnançta adaletin imkânı, laikliktir”;[38] “Laikliğin… üzerine yüklenen tüm felsefi/sınıfsal anlamlardan arındırılması ve ‘dine karşı tarafsızlık’ şekilde anlaşılması lazım”;[39] “Laikliğin dayatmacı ve çatışmacı olmayan bir modelini geliştirmek şart değil mi?”[40] türünden ucu açık, müphem “tanım(sızlık)lar”dan uzak durmak gerek!

Ayrıca Erdoğan’ın Başbakan döneminde, “Biz demokratik, laik, sosyal bir hukuk devletiyiz. Kişi laik olmaz, devlet laik olur. Bir Müslüman, laik bir devleti başarılı bir şekilde yönetebilir,”[41] ifadesindeki “tuzak”ın da farkında olmak önemlidir!

Bu tür bir “tuzak”a balıklama atlayan Ahmet Hakan’ın, “Dindarların barıştığı laiklik, ‘ceberut laiklik’ değil, demokratik laikliktir”;[42] Murat Yetkin’in, “İnanması güç; Türkiye’deki laikliğin yeminli karşıtı Erdoğan, kendi laiklik tanımını Arap Baharı’nda estiriyor… Erdoğan’ın getirdiği laiklik tanımı şimdilik sağlıklı ilerleyen bir tartışma başlatmış durumda. Nereye varacağını birlikte göreceğiz,”[43] çığırtkanlıklarının nereye vardığını “birlikte gördük”!

16 Eylül 2011’de Radikal gazetesinin “Türk tipi laiklik”[44] diye paketlediği zırva ile benzerlerine hatırlatılmalı: Laiklik’in sadesi, orta şekerlisi, az şekerlisi, şekerlisi, alaturkası, alafrangası olmaz; laiklik dinden icazet almaz…

Bu noktada “Dinin soldan okunması”[45] türünden “cevvallikler”in bir kenara bırakılıp; Ege Cansen’in “İslâmcılık bir ideoloji, Müslümanlık bir kültürdür,” saptaması hatırlanmalı…

“Gerçek İslâm hangisidir,” tartışmalarıyla yolumuzu açamayız… (Eğer bir ayrımdan söz edilecek ise ideolojik İslâm/ kültürel Müslümanlık terimleri ile tartışmak mümkündür.)

Buradan hareketle “İdeolojik İslâm, siyasî, toplumsal programı olan bir akımdır. Ona tamamen, kısmen katılmak veya eleştirmek, karşı çıkmak mümkündür; hatta normaldir. Müslümanlık ise bir olgu (toplumsal kültürün bir öğesi) olduğuna göre ona taraftar olmak; karşı çıkmak söz konusu değildir. Yeknesak değildir. Toplumun tüm hücrelerini biçimlendiren bir hegemonyası yoktur. Farklı kültürel öğelerle çatışabilir. Bunlar, ‘kültür kavgaları’ sınırları içinde kaldıkça vahim değildir. Bütünüyle bakılırsa, bu tür gerilimler, kültürel Müslümanlığın Türkiye’nin 80 yıllık laiklik uygulamaları ile uyum sağlamasını engellememiştir…

İdeolojik İslâm’ın komuta kademeleri elbette bilmektedir ki, yarım yüzyıllık bir geçmiş içinde Türkiye işçileri, köylüleri Müslüman kimliklerine rağmen, bazen sert sınıf mücadelelerine; zaman zaman da sosyalist, devrimci hareketlere katılmışlardır. İdeolojik İslâm’a değil; sömürü düzenine, kapitalizme karşı mücadele eden hareketlerden söz ediyoruz.

Bu açıdan bakılınca İslâmcılığın sistematik olarak sınıfsal bir işlev üstlendiğini de gözlüyoruz. Soma faciasından sonra işçi ailelerini cemaat, tarikat ehli niçin kuşattı? Din adamları tevekkül telkin ederek isyan, protesto, hak arama eylemlerini niçin frenlemeye çalıştı?

Çok sayıda alan çalışması, patronların, ‘çalışma barışını sağlayan, kalıcı kılan’ bir araç olarak İslâm’ı kullandığını ortaya koyuyor. Konya’nın bütününden, Kayseri’de mobilya fabrikalarından, Tuzla tersaneler bölgesinden örnekleri hatırlıyorum. Hepsinde ideolojik İslâm, işçi sınıfı saflarında eleştirel, isyankâr, dayanışmacı tepkilerin aşınmasına, felce uğramasına katkı yapmaktadır.

Bu olgulara bakarsak ideolojik İslâm, Türkiye emekçilerinin saflarında sınıf bilincinin dumura uğramasına katkı yapan ideolojik, hatta AKP’nin kitle desteğini pekiştiren politik bir rol oynamaktadır. Bu nedenle laikliğin korunması, sosyalist akımlar açısından öncelik taşımalıdır. ‘Beyaz Türklerin hayat tarzlarını savunma refleksi’ olarak küçümsenmemelidir,”[46] diyen Korkut Boratav haklıdır.

Geçerken hatırlatalım: 1844’te Karl Marx, “Dini yapan, oluşturan insandır; din insanı oluşturmaz. İnsan, devletin, toplumun ürünüdür. Bu devlet ve bu toplum dini üretir. Din de dünyanın tersine döndürülmüş bir bilincidir… Din mazlum yaratığın soluğudur; kalpsiz bir dünyanın kalbidir ve ruhsuz koşulların ruhudur. Halkın da afyonudur. Halkın sahte saadeti olan dini ilga etmek, halkın gerçek mutluluğunu talep etme anlamı taşır. Kendi durumlarına ilişkin yanılsamalarından kurtulma daveti, aslında, yanılsamalara gerek duyan bir dünyadan kurtulma davetidir,” diyordu.

Bu ifadeler, dinin iki boyutunu da içerir. Halk kültürü olarak din: “Mazlum yaratığın soluğu; kalpsiz bir dünyanın kalbi”… Ve halk sınıflarının sömürü düzenine teslimiyetini sağlayan ideolojik işlevi ile; “halkın da afyonu” olan din…

Karl Marx’ın düşüncesinin üç kaynağına ilişkin V. İ. Lenin, “Alman felsefesi, İngiliz politik iktisadı ve Fransız sosyalizmi,” derken; bunların her üçü de, aydınlanma devriminin türevleridir.

Ve elbette sosyal mücadeleler tarihi içinde sömürülen sınıflar gerçek acılara karşı bir protesto olarak bazen (hatta çağlar boyu din tek ifade biçimi olduğu için çoğunlukla) dine sığındılar; bazen (hatta çoğunlukla) kilisenin, ulemanın ihanetine uğradılar. Ancak, meselemiz “sınıf mücadeleleri içinde din” değilken; Karl Marx düşüncesinin kaynakları ise, aydınlanma devriminden soyutlanmış bir şey olamaz.

Aydınlanma, Orta Çağ dünyasının zihniyetine karşı bir isyandır. Ve bir ideoloji olarak din (Batı’da Katoliklik, bizde İslâm/cılık) o düşüncenin temel öğesidir.

Nihayet Karl Marx’ın din konusundaki görüşleri açıktır: Dinin temelden sorgulanması. Bunun aksi, tarihsel maddeciliğin reddiyesi anlamına gelir.

* * * * *

Özetlersek: Laik devlet, toplu yaşamın bu farklılıklar içinde yaşanabilir olmasını sağlayacak ortak hukuki normlar üretir. Bunu yaparken hiçbir dinin veya felsefi inancın iktidara ve kamu kurumlarına egemen olmamasını sağlamakla mükelleftir.

Bu çerçevede devletin dini olamayacağı gibi, bir din hizmetinin sağlanması ve bu dinin eğitiminin verilmesiyle ilgili işlerin kamu kurumlarının sorumluluğunda olmaması gerekir.

Bağıntılı olarak kamu hizmeti veren tüm kurum ve kişiler ise din simgelerinin dışında kalmalıdır. Ancak kamuda hizmet alan ve kamu hizmeti veren farklıdır. Kamu hizmeti alan, kurumun niteliği gereği gerektirdiği sınırlamalar dışında (örneğin eğitim kurumunda sınava tanınmanızı önleyecek burka ile giremez, hastanede zorunlu durumlarda karşı cinsten sağlık personelinin hizmetini reddedemezsiniz) dilediği dinsel simgeyi taşıyabilir; bu onun inanç özgürlüğüdür. Laik devletin gereği budur.

Bütün dinlere, mezheplere, inançlara veya inançsızlıklara özgürlük tanımanın yolu, kamusal alanda ve görevde inanç ifade etme bakımından nötr olma zorunluluğudur. Çünkü kamusal alan, herkesin eşit derecede ortak olduğu alandır. Bu alanda herhangi bir inanç sembol veya ritüelinin etkileyici ya da başat hâle gelmesi, diğer inanç mensuplarının hem birçok kamusal hizmet alma ve verme imkânlarının, hem de inançlarının gereklerini yerine getirme hak ve özgürlüklerinin sınırlanması anlamına gelir.

“O hâlde” mi?

• Özgürlükçü / toplumcu laiklik anlayışı çerçevesinde kişisel inanç sorunu olarak din, devlet işlerinden tam ve gerçek anlamda ayrılacaktır.

• Dinin siyasallaşmasının önüne geçilir. İnsanların dinsel inanışları hiçbir resmi belgede yer almaz.

• Herkes inanç özgürlüğüne sahiptir. Hiçbir kurum, insanlar üzerinde manevi baskı kuramaz.

• Hiç kimse farklılığından ötürü ayrıma tabi tutulmamalı ve aşağılayıcı muameleye uğratılmamalıdır.

• Ayrımsız tüm ibadet mekânlarına eşit hukuki güvence sağlanmalıdır. Bir yerin ibadet mekânı olup olmadığı, herhangi bir siyasal veya dinsel makamın değil, o inanç grubu mensuplarının kararıyla belirlenmelidir. Bu kapsamda cem evlerini ibadet yeri olarak gören Alevi toplumunun talepleri karşılanmalıdır.

• Ezidi ve Süryani-Asuri-Nasturi gibi farklı inanç gruplarının kendilerini ifade etmelerinin önündeki engeller de kaldırılacak. Gayrimüslim topluluk ve cemaatlerin örgütlenme ve kendilerini geliştirmeleri konusundaki tüm engeller ortadan kaldırılacaktır.

• Devlet bütün dinler, mezhepler ve inançlardan kendisini ayırmalı ve kamu kaynaklarından özel teşvikte bulunmamalıdır. Devletin dinsel kurumlara ve cemaatlere parasal desteği kaldırılacaktır.

• Tüm okullarda din eğitimi dersleri kaldırılmalıdır. Din, eğitim kurumlarında toplumsal bilimlerin bir araştırma konusu olarak ele alınır.

• Diyanet İşleri Başkanlığı’nın bugünkü yapısı ve işleyişine son verilmeli, kapatılmalıdır. Devletin tüm din ve inançlara eşit mesafede olması ilkesi hayata geçirilmelidir.

• Dinin siyasi amaçlı kullanılmasına son verilmelidir.

• Dinsel ifadeler kadar, din-karşıtı ifadeler de düşünce ve ifade özgürlüğü kapsamında güvence altına alınmalı, devlet reşit-olmayan bireylerin özgür seçim hakkını kullanabilecek yetileri geliştirecek tarzda yetişmesini güvence altına almalıdır.

* * * * *

Özetin özeti: Albert Camus’nün, “Mahşer Günü’nü beklemeyin. Zaten her gün yaşanıyor,” diye betimlediği kapitalist vahşet dünyasında Maximilien Robespierre’in, “Gökyüzünden söz etmeleri, yeryüzünü sömürmek içindir,” tespiti hâlâ geçerliliğini koruyor.

Kolay mı?

İbn-i Sina’nın, “Dünya, aklı olup dini olmayanlarla, dini olup aklı olmayanlar olarak ayrılmıştır”; John Berger’in, “Cehennem para babalarının icadıydı; amacı, yoksulların dikkatini mevcut sefaletlerinden saptırmaktı,” notunu düştükleri “Din (Hıristiyanlık), insan erdemlerinin (örneğin, iyiliğin) ve ayıplarının aynı düzleme konulmasına razı gelmez. Ne var ki, ilahiyatçı esinlenişinden ötürü din, -insanın bu iki yanını aynı günahkârlık suçlaması içinde yine de birbirine karıştırır ve- kendi ahlâkının başka yoldan saygınlık tanımak zorunda bulunduğu erdemleri de reddetmiş olur. İlahiyatçıların bir türlü çözüm bulamadığı derin bir çelişkidir bu. İnsani-olan ile insani-olmayan birbirinden ayırt edilmemekte; insani-olan ne varsa tümüyle, temelli bir lekeyle karalanmış olmaktadır.”[47]

O hâlde şimdi bir kez daha “Biz materyalist ve ateistleriz ve gerçeklerle övünürüz,” vurgusuyla Mihail Bakunin’in “Gökyüzünde bir efendimiz bulunduğu sürece yeryüzünde kölelikten kurtulamayız” “Bütün dinler zalimdir, hepsi kan üzerine kurulmuştur, çünkü tümünün dayandığı fikir, kurban fikri, kutsalın intikam duygusunu tatmin için insanlığın boğazlanmasıdır.” “Tanrı varsa, insan köledir; insan özgür olabilirse ve olmak zorundaysa, o zaman tanrı yoktur,” saptamalarının altı ısrarla çizilmelidir.

Çünkü Friedrich Nietzsche, bazı insanların güç, iktidar, güvenlik, mutluluk, hiçlik, öte-dünyacılık gibi istençler nedeniyle tanrı kurgusu oluşturduklarını, ancak bunun özgür bir ruh anlayışına aykırı olduğunu; dinlerin dayattığı ahlâk anlayışının sürü ahlâkı olduğunu; özgür bir ruhun, kendi değerlerini kendisinin yaratması gerektiğini; tektanrıcı dinlerin bir çöküşün, yozlaşmanın ve yaşamı değillemenin göstergesi olduğunu söylerken; Karl Marx da,[48] dinin halkın afyonu olduğunu; dinin bir mutluluk vaadiyle ortaya çıktığını, ancak bu mutluluğun hayali olduğunu; dinin, metafizik yapısı nedeniyle, sömürünün ekonomik temellerini çözümleyemediğini; din özgürlüğü elde etmek değil, dinden özgürleşmek gerektiğini; kapitalizmin komünizm, dinin de ateizm ile aşılması gerektiğini; ancak kapitalizm sorununun çözülmesinin öncelikli olduğunu; kapitalizm sorunu çözülünce, din sorununun da çözüleceğini, komünist düzende dine ihtiyaç duyulmayacağını ifade etmekte haklıdırlar.[49]

Karl Marx, “Din insan aklının anlayamadığı olaylarla baş etmedeki zafiyetidir,” derken, Friedrich Engels ile ortak çalışmaları ‘Kutsal Aile’de, toplumsal zihniyeti değiştirmek için mücadele eden ve bu nedenle Hıristiyanlığı hedef tahtasına koyan Bauer kardeşlere karşı, tarihsel/ toplumsal materyalizm örneği sunulur. Buna göre din, ideolojik alanda insanları etkisi altına almasına rağmen, kutsal kitapta ifade edildiği gibi gökyüzünden inmemiş,[50] toplumsal yaşam ve ilişkilerde temellenmiştir. Dini ortadan kaldırmak için onun teorik eleştirisi ve ideolojik planda alt edilmesi yeterli değildir; ancak pratik eleştiri ile, yani onu yaratan ve besleyen-koşullayan maddi ilişkilerin değiştirilmesiyle ortadan kaldırılması gündeme gelebilir. “Genel olarak söylemek gerekirse fikirler, hiçbir şeyi iyi bir sonuca vardıramazlar. Fikirleri iyi bir sonuca vardırmak için, pratik bir gücü kullanan insanlar gerekir.”[51]

Tüm bunları bütünleyerek netleştiren ise V. İ. Lenin’in şu satırlarıdır:

“Proletaryanın partisi devletin dini kişisel bir sorun olarak belirlemesini ister, ancak halkın afyonu niteliğindeki dini, dinsel batıl inançlara karşı savaşı ‘kişisel sorun’ olarak görmez.”[52]

 “Dinsel yasalara karşı savaşırken son derece dikkatli ilerlenmelidir; bu savaşımda dinsel duyguları yaralayan kimse, büyük zararlara yol açar. Savaşım propaganda, aydınlatma yoluyla yürütülmelidir. Savaşımı sert yöntemlerle yürütürsek, yığınları kendimize karşı kışkırtabiliriz; böyle bir savaşım yığınların ayrılığını din ilkesine göre derinleştirir, oysa bizim kuvvetimiz birliktedir. Dinsel önyargıların en derin kaynakları yoksulluk ve bilgisizliktir; bu hastalıklarla da savaşmalıyız.”

Vatandaşlar arasında, dinî inanışlardan kaynaklanan ayrımcılığa tahammül edilemez. Vatandaşın dininin resmi belgelerdeki yalın ifadesi bile kaldırılmalıdır.”

“İşçiler üzerindeki ekonomik baskı, kaçınılmaz olarak her türden politik baskıya ve toplumsal aşağılamaya, yığınların ruhsal ve ahlâki yaşamının bayağılaşıp kararmasına yol açar. İşçiler ekonomik kurtuluşları uğruna savaşmak için daha çok ya da daha az bir politik özgürlük kazanabilirler; ama sermayenin gücü alt edilinceye kadar özgürlüğün hiçbir derecesi onları yoksulluktan, işsizlikten ve baskıdan kurtarmayacaktır. Din, her yerde, başkaları için sürekli çalışmalarıyla, yokluk ve kendi başına bırakılmışlıklarıyla çekilmez bir yük altına sokulmuş halk yığınlarının üzerine amansızca çöken ruhsal baskı araçlarından biridir. Tıpkı yabanıl insanın doğaya karşı savaşımındaki güçsüzlüğünün tanrılara, şeytanlara, mucizelere ve benzerlerine inanmaya yol açması gibi sömürülen sınıfların, sömürenlere karşı savaşımlarındaki güçsüzlüğü, kaçınılmaz olarak, ölümden sonra daha iyi bir yaşam inancına yol açar. Ömürleri boyunca didinip yokluk içinde yaşayanlara, dinle, bu dünyada bulundukları sürece itaatkâr olmaları ve tanrısal bir ödül umuduyla avunmaları öğretilir.

Başkalarının emeğiyle yaşayanlara da dinle, bu dünyada bulundukları sürece iyiliksever olmaları öğretilir; böylece onlara, sömürenler olarak bütün varlıklarını haklı çıkarmanın çok ucuz bir yolu sunulur ve cennette mutluluk için uygun bir fiyata biletler satılır. Din, halk için afyondur. Din öyle bir ruhsal içkidir ki sermayenin köleleri onda insanca düşüncelerini, insana az ya da çok yaraşır bir yaşama olan isteklerini boğarlar. Ama köleliğinin bilincine varmış ve kurtuluşu için savaşıma başlamış bir köle, gerçekte köle olmaktan yarı yarıya kurtulmuştur. Büyük çaplı fabrika endüstrisinin yetiştirdiği ve kent yaşamının aydınlattığı modern sınıf-bilinçli işçi, cenneti papazlara ve burjuva bağnazlara bırakıp kendisi için bu dünyada daha iyi bir yaşam kazanmaya çalışır. Bugünün proletaryası, din sisine karşı savaşımda bilimden destek alan, işçileri yeryüzünde daha iyi bir yaşam için şimdiki savaşımda birbirleriyle kaynaştırarak ölümden sonra yaşam inançlarından kurtaran sosyalizmin yanında yer alır.”[53]

Mesele tam da budur…

22 Temmuz 2020 13:22:41, İstanbul.

Yazının ilk bölümüne ulaşmak için…

N O T L A R

[*] Kaldıraç Dergisi, No:229, Ağustos 2020…

[1] Robert Ingersoll.

[2] Mehveş Evin, “Laikliğe ‘El Fatiha’…”, Milliyet, 29 Eylül 2014, s.6.

[3] Özgür Mumcu, “Türkiye Laik Değil”, Cumhuriyet, 22 Eylül 2014, s.3.

[4] İsmail Özcan, “Laikliğin Sınırları Konuşulabilmeli”, Radikal, 16 Mayıs 2007, s.11.

[5] “BHH’nin ‘Laik ve Bilimsel Eğitim’ Sloganı Niçin Yanlıştır; Karşı Devrimcidir ve Gericidir?”, 3 Mayıs 2015… https://demirden-kapilar.blogspot.com/2015/05/bhhnin-laik-ve-bilimsel-egitim-slogan.html

[6] Melis Alphan, “Dünyayı Sadece Laiklik ve Hümanizm Kurtarabilir”, Hürriyet, 10 Ocak 2015, s.6.

[7] İpek Özbey, “Laiklik İlkesi İhlâl Edildi mi?”, Cumhuriyet, 8 Aralık 2019, s.9.

[8] Özdemir İnce, “İslâmı Merkeze Almalıyız”, Cumhuriyet, 20 Aralık 2019, s.3.

[9] “Laiklikten Ödün Vermeyeceğiz”, Birgün, 25 Aralık 2019, s.7.

[10] Sarp Sağkal, “Hilafet Çağrılarını Gündeme Alın”, Cumhuriyet, 20 Temmuz 2020, s.6.

[11] Gani Aşık, “Laik Devlette Şeriat Manifestosu”, Cumhuriyet, 20 Aralık 2019, s.2.

[12] Ergin Yıldızoğlu, “Önemli Bir Eşik Aşıldı”, Cumhuriyet, 13 Temmuz 2020, s.11.

[13] Tayfun Atay, “Hayrola, Laiklik mi Dediniz?!”, Cumhuriyet, 19 Şubat 2017, s.3.

[14] Rasim Özdenören, “Türkiye Laik Değilse Sonuçları Nedir?”, Yeni Şafak, 28 Eylül 2014, s.13.

[15] Elçin Poyrazlar, “ABD’den Laiklik Eleştirisi”, Cumhuriyet, 21 Eylül 2008, s.11.

[16] Osman Çutsay, “Merkel’in Laiklik Korkusu”, Cumhuriyet, 18 Eylül 2011, s.13.

[17] Ali İhsan Aydın, “Laik Fransa, Sarkozy ile Dini Yeniden ‘Keşfediyor’…”, Zaman, 23 Aralık 2007, s.14.

[18] Ahmet İnsel, “Fransa’da Yeniden Laiklik Tartışması”, Cumhuriyet, 14 Nisan 2018, s.11.

[19] Süleyman Tosunoğlu, “108 Yıllık Laiklik Vurgusu”, Cumhuriyet, 13 Ekim 2013, s.12.

[20] “Macron’a ‘Laik’ Öfke”, Cumhuriyet, 14 Nisan 2018, s.2.

[21] Ender Helvacıoğlu, “Din Kime Lazım, Laiklik Kime?”, Bilim ve Gelecek, No:53, Temmuz 2008, s.4.

[22] Nilgün Cerrahoğlu, “Laiklik Kadın Demektir”, Cumhuriyet, 9 Mart 2013, s.12.

[23] Eric J. Hobsbawm, Devrim Çağı 1789-1848, çev: Bahadır Sina Şener, Dost Kitabevi, 2000, s.35.

[24] Türker Alkan, “Laiklik Bir Oyun mudur?”, Radikal, 1 Ocak 2010, s.16.

[25] “Bozdağ: Anayasada Müdahaleci Laiklik Var”, Radikal, 7 Haziran 2012, s.17.

[26] Taha Akyol, “Laiklikte Devrim”, Hürriyet, 19 Nisan 2013, s.22.

[27] Samir Amin, Modernite Demokrasi ve Din, çev: Fikret Başkaya, Özgür Üniversite Yay., 2006.

[28] Zeki Arıkan, “Fatih, Patrikhane ve Gennadius İtikatnamesi”, Cumhuriyet, 2 Temmuz 2009, s.2.

[29] Osman Bahadır, “Osmanlılarda Sekülerleşmenin Başlaması”, Cumhuriyet, 30 Aralık 2012, s.9.

[30] “Padişaha laikliği benimsemeyi öneren Mustafa Fazıl Paşa, ‘Yeni Osmanlılar’ın öncülerinden, sınır dışı edilen ilk Osmanlı vatandaşı, ilk sivil toplum örgütü Encümen-i Ülfet’in de kurucusuydu…

Laiklik bugünün mevzuu değil. İmparatorluğun yeni rejim tartışmalarıyla XIX. yüzyılında gündemi ateşleyen en hararetli konu. Osmanlı başkentinde laikliği resmi bir teklif olarak gündeme getiren ilk kişi Mısır Hidivi Kavalalı Mehmet Ali Paşa’nın torunu Mustafa Fazıl Paşa.

Mısır Hidivi İsmail Paşa’nın ısrarı ile valilik saltanata dönüşmüş, ağzını kapatması için 4.5 milyon İngiliz altını verilen Mustafa Fazıl Paşa da ‘Meclis-Hazain’ başkanlığına getirilmişti. Osmanlı sisteminin tepeden tırnağa ve radikal şekilde değiştirilmesine dair görüşlerini hidivlik hakkını kaybetmenin yarattığı küskünlüğün de etkisiyle seslendirdiği bilinen Fazıl Paşa üç ay sonra sadrazam Fuad Paşa’yla çatıştı ve hudut dışı edildi.

Osmanlı tarihinde hudut dışına çıkarılan ilk kişi olan Fazıl Paşa’nın soluğu Fransa’nın başkenti Paris’te aldığı biliniyor; muhteşem serveti sayesinde Champs-Eylsée’de bir malikâne kiralayan paşanın çevresini kendisinden önce Avrupa’ya kaçmış kimi aydınların aldığı da… Aralarında Namık Kemal, Ali Suavi, Ziya Paşa gibi isimlerin de bulunduğu kadroya Yeni Osmanlılar tanımı karşılığı olarak ‘Jeune Turc’ ismini veren o. Muhbir, Hürriyet, Ulum, Fecir yayımlanmasına omuz verdiği gazeteler arasındaydı. Ziya Paşa’nın cumhuriyet yanlısı yazıları, Namık Kemal’in meclis idaresi isteğini dile getirdiği makaleleri, Ali Suavi’nin Ulum’da kaleme aldığı, ‘İbadatı, muamelat-ı dünyeviyeden ayırıp dünyaya müteallik başkaca ve müstakilen tedvin etmeli…’ cümlesiyle dile getirdiği laiklik tartışması onun desteğiyle kamuoyuna yansıdı.” (Avni Özgürel, “Laiklik Teklifi ve Sürgün”, Radikal, 25 Mayıs 2003, s.9.)

[31] Fatih Yaşlı, “Osmanlı’da Laiklik Kavgası”, Birgün, 20 Eylül 2017, s.3.

[32] Taner Timur, Siyaset Bilimi, Haz: Gökhan Atılgan-E. Attila Aytekin, Yordam Kitap, 2019

[33] Armağan Öztürk, “Laiklik ve Dindarlık”, Radikal İki, 1 Nisan 2012, s.9.

[34] Armağan Öztürk, “Ulusalcılığın Güçlü ve Zayıf Yanları”, Radikal İki, 11 Ağustos 2013, s.2.

[35] Neşe Düzel, “Osman Can: Bizdeki Laiklik Prusya Laikliği”, Taraf, 19 Ekim 2010, s.16.

[36] Günnur Aksakal, “Laiklik, Siyasal İslâm ve Emperyalizm”, Birgün Kitap, Yıl:13, No:173, 10 Haziran-7 Temmuz 2017, s.22.

[37] Özdemir İnce, “Kan Uyuşmazlığı”, Cumhuriyet, 21 Temmuz 2020, s.3.

[38] Tayfun Atay, “Laiklik İnançta Adalet Demektir!”, Cumhuriyet, 28 Ağustos 2017, s.3.

[39] Mustafa Akyol, “Laikliği Asıl ‘Laikçiler’ İhlâl Ediyor”, Radikal, 18 Mayıs 2007, s.11.

[40] Akif Beki, “Atatürk Laikliği-Erdoğan Laikliği”, Radikal, 4 Ekim 2011, s.11.

[41] Selçuk Şenyüz, “Bir Müslüman Laik Ülke Yönetebilir”, Hürriyet, 16 Eylül 2011, s.22.

[42] Yurtsan Atakan, “Layık Olduğumuz Laiklik”, Akşam, 21 Eylül 2011, s.17.

[43] Murat Yetkin, “Neo-Laiklik Tartışması Genişliyor”, Radikal, 20 Eylül 2011, s.12.

[44] Murat Yetkin, “Erdoğan ve Neo-Laiklik”, Radikal, 17 Eylül 2011, s.12.

[45] Aşkın Sedat Özgün, “Dinin Soldan Okunması”, Komün, No:5, Mayıs-Haziran-Temmuz 2020, s.85-98.

[46] Korkut Boratav, “Laiklik Üzerine Bir Konuşma”, Birgün Pazar, Yıl:12, No:423, 19 Nisan 2015, s.12-13.

[47] Henri Lefebvre, Sosyalist Dünya Görüşü Marksizm, çev: Doğan Görsev, Yordam Kitap, 2007.

[48] “Dünyanın karşısına yeni bir ilkeye sahip bir doktriner (kuramcı) olarak çıkmıyoruz ve ona ‘alın size hakikât, karşısında diz çökün’ demiyoruz. Biz dünyevî ilkeleri mevcut dünyaya ait ilkelerden çıkarsıyoruz. Dönüp dünyaya, ‘mücadelelerinize son verin, bunlar aptalca mücadeleler. Biz size mücadelenin doğru şiarını takdim ediyoruz’ demiyoruz. Sadece dünyaya gerçekte ne için mücadele edildiğini, bilincin dünya bunu istemese de, onun edinilmesi gereken bir şey olduğunu gösteriyoruz.

Bilincin maruz kalacağı reform, yalnızca dünyayı kendi bilincinin farkında kılmaktan, onu kendisi ile alâkâlı rüyalardan uyandırmaktan ve kendi eylemlerinin anlamını izah etmekten müteşekkildir. Dolayısıyla eleştirimizin amacı sadece, Feuerbach’ın din eleştirisine dair tespitlerimizde gösterdiğimiz üzere, dinî ve felsefî sorulara, kendisinin bilincinde olan insana denk düşen formu kazandırmaktır.” (Karl Marx, Ruge’ye Mektup, Eylül 1843… Karl Marx-Friedrich Engels, Seçme Mektuplar (1844-1895), çev: Alaatin Bilgi, Evrensel Basım Yay., 1996.)

[49] Alın size bir zırva: Rusya Devlet Başkanı Putin, “Lenin’in Kızıl Meydan’da sergilenmeye devam eden naaşı da Hıristiyanlıktaki azizler gibi” iddiasıyla, “Belki şimdi bazılarının hoşlanmayacağı bir şey söyleyeceğim, ama yine de düşündüğüm şekilde aktaracağım. Öncelikle, inanç her zaman bize eşlik etti, ülkemiz ve halkımızın en zor dönemlerinde inancımız güçlendi. Din adamlarının öldürüldüğü, mabetlerin yıkıldığı, tanrıyla mücadeleyle geçen ağır yıllarımız da oldu. Ama aynı zamanda yeni din oluşturuluyordu… Komünist ideolojisi aslında Hıristiyanlığa çok benzer. Kutsal kitapta olan özgürlük, eşitlik, kardeşlik, adalet kavramları bu ideolojide de var. Komünizmi inşa edenlerin kuralları da bir nevi süblimasyon, İncil’den yapılan alıntı; yeni herhangi bir şey bulunmadı,” (Aleksey Nikolskiy, “Putin: Komünist İdeoloji Hıristiyanlığa Çok Benzer”, 15 Ocak 2018… https://tr.sputniknews.com/rusya/201801151031804430-putin-komunist-ideoloji-Hıristiyanlik) dedi.

[50] Kaldı ki Bauer kardeşler de radikal bir biçimde ateisttirler. Toplumsal sorunların temelini zihniyette, yani dinde aramakta, bu nedenle dine karşı mücadeleyi esas almaktadır.

[51] Karl Marx-Friedrich Engels, Kutsal Aile, çev: Kenan Somer, Sol Yay., 2003, s.161.

[52] V. İ. Lenin, “Proletarya Partisinin Din Konusundaki Tutumu”… http://www.turkiyedireniyor.org/v-i-lenin-proletarya-partisinin-din-konusundaki-tutumu/

[53] V. İ. Lenin, V. İ. Lenin, Sosyalizm ve Din, çev: Nihal Şen, Evrensel Basım Yayın, 2013, s.11.

Dünyalılar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir