Kültür-Sanat

Bohemler

Norveçli genç ressam Kalle Lochen(1865-1893), “After A Sleepless Night” (Uykusuz bir gecenin ardından) tablosunu yaptığında kimsenin gale almadığı biriydi. Aktör olarak sanat yaşamına bulaşınca biraz olsun tanındı ama yine de kariyerini resimle sürdürdü ölünceye değin.

Kısa süren bir evlilik yaptı. Eşi ölünce bunalıma girdi, evlerinin yakınındaki ormanda kendini vurarak intihar ettiğinde 28 yaşındaydı.

Ressam Edward Munch’un yakın arkadaşıydı, K. Lochen. Munch kadar yaşasaydı(80 yaşında),  belki de dönemin ressamları arasında öneminden bahsedilen kişilerden biri olacaktı. Ama yine de Norveçliler onu “empresyonistlerin mücevheri” olarak anar ve gurur duyarlar.

Bir arkadaş grupları vardı, başını Norveçli bir yazar olan filozof ve anarşist siyasi eylemci Hans Jeager’in çektiği. Grubun adı “Bohemler”di. Sık sık bir araya gelir sanat ve hayat üzerine konuşurlar, tartışmalar yaparlardı. Bu konuşmalar sonucunda, arkadaşlık ve dostluk ilişkilerini baki kılmak amacıyla, kendi aralarında fikri Hans Jeager’e atfedilen bir ilkeler bildirisi kaleme almışlardı:

“Dokuz Bohem Emirleri”

1.Kendi hayatını yazacaksın.

2.Aile köklerini koparacaksın.

3.  Anne babana yeterince kötü davranmayacaksın

4.Beş krondan aşağısı için komşunu asla cezalandırmayacaksın.

5.Bjørnstjerne Bjørnson gibi tüm çiftçilerden nefret edecek ve onları hor göreceksin.

6.Asla selüloit manşetler giymeyeceksin.

7.Christiania Tiyatrosu’nda skandal çıkarmayı ihmal etmeyin.

8.Asla tövbe etmeyeceksin.

9.Kendi canını alacaksın.

               Muhtemeldir ki, K. Lochen, yaşadığı özel hayatın iniş çıkışları da bunda etken olabilir bu emirlerin 9. maddesine uyarak hayatına son verdi. Grup, 1. Dünya savaşının başlamasıyla birlikte her biri farklı mecraya savrularak dağıldı.

Toplumsal bir hareketin duyurulması ve savların belirtilmesi üzerine, söz konusu oluşumu yansıtan yazılar, ilkeler, bildiriler ya da manifestolar bir tür ‘yemin’ sayılır.

Şiirle ilgilenenler bilir, Orhan Veli’nin kaleme aldığı Oktay Rıfat ve Melih Cevdet Anday ile birlikte öncülüğünü yaptığı “Garip” şiir manifestosu vardı bir zamanlar. Kendilerine ‘garip’, yani ‘uzak’ diyen bu grubun manifestosu Varlık Dergisi’nde yayınlandığında İstanbul’dan uzakta, Zonguldak’ta yaşayan Rüştü Onur, Muzaffer Tayyip Uslu ve Kemal Uluser metni okuduklarında, “Artık biz de Garip’iz” diyerek bildiriye imza çakarlar. Üçünün de şiirleri çoğunlukla, hareketin ilkeleri temelinde Garip’e dairdir. Grup dışı olsalar dahi bir sözü yerine getirmişlerdir. Ne tesadüftür ki, üçü de ilerleyen zamanda adına “yemece” dedikleri çağın hastalığı veremle baş edemeyerek genç yaşta ölmüşlerdir.

Devrimci hayatın 70’li yıllarında, benim de dâhili olduğum devrimci fraksiyonun düzenlediği eğitim çalışmalarının ilk bildirisi “Devrimci tavır devrimci ahlak” üzerineydi. Leo Huberman’ın “Sosyalizmin alfabesi” ve Victor Serge’nin “Militana Notlar” kitaplarının okunmasıyla başlayan sarı saman teksir kâğıdına daktiloyla maddeleştirilmiş bir dizi akit ilkeler söz konusuydu. “Ser verip sır vermemek” de bu ilkelerden biriydi. Tavır ve davranışlarımızı bu ilkelere göre düzenlerdik, her madde üzerinden de birbirimizi denetlerdik.

               Demek istediğim, hayat insanların birbiriyle bağıtladığı sözlerle ve birbirimizle yaptığımız kavileşmeyle anlamlıymış meğer.  Şimdilerde ortalık verdiği sözü tutmayan insan modeliyle dolu. Her şeyin bir bahanesi ve bir mazereti var. Aldatma ve aldatılma hayatın temel ilkesi haline gelmiş. Söz tutmamayı, bağlayıcı yaşam ilkelerine uymamayı alışkanlık haline getirince insanların birbirine olan güveni de beraberinde ortadan kalkıyor doğal olarak.

Benimkisi bir tespit değil elbette, sadece hayata ve ilişkilerimize dair bir hayıflanma. Geç kalmış bir tepki mi, valla onu bilemiyorum.

Yine de, az sayıda da olsak birbirimize güvenmemiz gerekiyor galiba!..

Osman Günay

“Bir Sıkıntı Avcısı: Edip Cansever” başlıklı yazımızı da okumak isterseniz…

Dünyalılar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Başa dön tuşu